Moğultay, HSYK ve AK Parti

Mehmet Moğultay, eski adalet bakanlarından.

Tarihe, “Ne yani teşkilatımdakileri almasaydım da MHP’lileri mi alsaydım?’ sözleriyle geçmiş, siyasette kabile ve aşiret kayırmacılığının en müşahhas örneklerinden olmuştur.

Ben o sözlerin sarf edildiği zamanı iyi hatırlıyorum; çünkü o dönemde Ortadoğu gazetesinde yazıyordum. Yukarıdaki satırlardaki ifadeleri; İstanbul il kongresinde, delegelerin‘Siz bir halt etmiyorsunuz!’ tahriki altında yaptığı bir itiraftır.

O zamanlar çok fazla tartışılmadı. Zaten bir siyasi yaptırımı da olmadı.

Esasında, o itirafın altında zımnen saklı duran büyük hakikati bilmek, görmek hiçbir zaman işimize gelmedi.

Bu da Kemalist kisve altında bazı kurum ve organlarda Alevilerin bilinçli bir cemaat şuuru ile yapılanmalarıdır.

Kadrolaşma hareketinin askeriyede de yapılmak istendiği ve bunun için sayısız girişimler olduğu konuşuldu bir zamanlar. 1989 veya 90 yıllarıydı. Tercüman’da Hızır Acil Servisi’ne bakıyorum ve haftada iki gün de serbest yazıyorum. O günlerde bana bir faks geldi. Emekli bilmem kim albay diye. O faksta, birilerinin -ki isimler vermişti- Suriye’dekine benzer -Suriye’de yüzde 15’lik Nusayriler, yüzde 85’lik Sünnileri uzun süre baskı altında tutmuştu Esad döneminde- bir azınlık cuntası oluşturmak için çaba harcadığını, önü alınmazsa Türkiye’nin Baasçı bir rejim tarafından teslim alınacağını ihbar ediyordu.

Ben o faksın peşine düştüm tabii. Faksı gönderen emekli değildi ama ismini de vermedi. Ama ben acemi davrandım ve o faksı yazımda kullandım, servise verdim. Yayınlandığını görmeden çıktım. Ertesi gün baktım yayınlanmamış. Telaşa düştüm. Tam o anda Oktay Verel abi beni çağırdı ve yazıyı benim iyiliğim için çektiğini söyledi. Yayınlanmadı. Yayınlanmışsa bile sadece taşrada dönmüştür.

Faksta çok ilginç bir ifşaat vardı. Güya, askeri liselerin sınavlarında ve özel mülakatlarda, ancak gerçek Alevi gençlerin cevaplayabileceği anahtar üç beş soru yerleştiriliyormuş. Tabii bundan ordunun üst kademelerin haberdar olmasının imkânı yok. Bunu yapan, askeri eğitimden sorumlu kademeler. İsimler de geçiyordu.

Sonraki YAŞ döneminde baktım, o isimlerin tamamı başka görevlere kaydırılmıştı. Demek ki o faksları servis edenler üst makamlara da durumu ulaştırmışlardı.

***

Esasında Cumhuriyet rejiminin ortaya çıkış şekli ve iddiaları, ister istemez, Sünni kesimi onun içinde yer almaktan uzaklaştırdı. Tabii bu kendiliğinden oluşan bir tavırdı.

Buna karşılık, Osmanlı  yönetimi altında kendisini sürekli dışlanmış bir ‘itikadi’ azınlık gibi algılayan Aleviler, canla başla sistemle bütünleşmiş oldular. Dolayısıyla, Cumhuriyet rejimi ve ardından gelen laiklik, onlar için bir yeniden diriliş gibiydi. Atatürk resimleri ile Hz. Ali resimlerinin Cemevlerinde bir arada asılı durmasının altında, Alevilerin, bu laikçi dayatmayı kendi anlayışlarıyla özdeşleştirmiş olmaları yatmaktadır.

Dolayısıyla, bugün, Cumhuriyetin cuntalaşmış unsurlarından kurtulmak ve devleti saydamlaştırmak/sivilleştirmek için verilen çabaları, bu kesimler, Sünni iktidar kurulmak isteniyor korkusuyla reddediyor. Her gelişmeyi Cumhuriyet düzeninden uzaklaşma sayıp direnç gösteriyorlar.

İşte bugün adaleti ilgilendiren kurumlarda yaşanmakta olan katılığın sebebi budur.

Oraların, tamamen Alevi kesimin kontrolünde olmasıdır. Bu noktada eleştirilebilecek konu,  bu kurumlarda görev alan Alevi kökenli unsurların, kasıtlı direnç ve eğilimleridir. Hani bazı kesimler yırtınıp duruyor ya ‘Fethullahçılar devlete sızıyor’ diye. Niçin bundan yakınıyorlar veya telaş ediyorlar? Fethullahçılar Ay’dan, Mars’tan veya İsrail’den mi geldiler? Onlar da bu vatanın evlatları, bu vatan için yoğun bir emek sarfeden vatandaşlar değiller mi?

Büyük bir kesim şu insanların devlette yer almalarından neden rahatsız oluyorlar? İşte aynı gerekçeyle, orada bulunan Alevilerin çok bilinçli bir şekilde, kurdukları saklı cuntayı muhafaza etmeye çalıştıkları yolunda benim de şüphelerim var. Yargıda bugün sivilleşmeye ve demokratikleşmeye karşı gösterilen direncin temel sebeplerinden biri, Alevilerin, baskıcı da olsa mevcut düzeni kendi lehlerine görüyor olmalarındandır. Bu günlerin bânisi ve hazırlayıcısı da Sayın Moğultay’dır. Çok net hatırlıyorum cümlesini, “Adliyedeki demokratik(!) yapılanmayı tamamladık” demişti.

İşte o “demokratik yapılanma”dır ki bugün gerçek bir demokrasiye kapı aralamak için önümüzde duran en büyük maninin, yani Ergenekon Örgütü’nün ortadan kaldırılmasına mani olmaya çalışıyorlar. Anti demokrat oldukları için değil, mevcut statükoyu bozmamak için!

Herhalde Türkiye bir cunta olsaydı ve o cuntanın hâkim düşüncesi ‘Alevi İslam anlayışı’ olsaydı, yaşam biçimimiz ancak böyle olurdu! Dinin adı var, uygulamasına gelince onlarca mani dikiyorlar karşınıza! Adın Müslüman ama hiçbir vecibeyi yerine getirmiyorsun. Ne ala!

Cumhuriyetin kuranların tasarladığı  insan tipi de bu değil miydi? Sayın Kanadoğlu’nun, Vural Savaş’ın, Gerçeker’in, Hurşit Tolun’un, Nusret Demiral’ın, Çetinkaya’nın ve benzeri laikçi kafaların düşüncesi de öyle.

Zor ve sıkıntılı olan, bu insanların, bu kurumların tarafsızlığını insafsızca kullanıp suret-i haktan görünmeleridir. İnanan bir insan bir kadroya getirilirse Fethullahçılar devleti ele geçirmiş oluyorlar! Ama kendileri o kurumları tepe teme millet ve vatan aleyhine kullansalar dahi çağdaş oluyorlar! Bu nasıl bir çağdaşlık anlayışı ise.

Bu üçtaş oyunu bozulmalı… Çünkü millet meseleyi gördü artık. Ne kadar tutarsız, kuralsız, keyfi ve cebri hareket ettikleri ayan beyan aşikâr oldu. Dolayısıyla artık bizim de hakkımız var ki diyelim:

“Kaldırın şu Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nu!”

Böyle diyeceğim demesine de cehaletimi ele vermiş olurum diye korkuyorum.

Çünkü anlaşıldı ki bu yapılanma, yarın da hâkim ve savcıların vicdani karar vermelerini önlemeye devam edecek!

Bu kurumların bağımsızlığı, özerkliği gibi tantanalar artık inandırıcı değil. Çünkü tamamen taraflı ve indî hareket ediyorlar. Bugün ‘tuzun koktuğu’ndan söz ediliyor ki bunun ne anlama geldiğini bilenler iyi bilir.

Burada dil büküp dudak eğip, ortadan konuşmak istemiyorum. O on kişi, HSYK üyesi kaldıkça ve atanacak adlî unsurlar bu insanların inisiyatifi altında oldukça Ergenekon soruşturması sağlıklı yürümeyecek; hâkim ve savcılar bağımsız düşünüp karar veremeyecek! Bu noktada en ciddi görev, hükümet olan AK Parti’ye düşüyor. Acz gösteremez! Gösterirse siyaseten faturayı öncelikle kendisi öder!

Ben bilmiyorum ama bir çaresi olmalı. Hükümet, devlet kim ise çare, o kurum veya kişiler harekete geçip, şu kuruma -daha doğrusu adalet sistemine- bir çekidüzen vermeli. Mamafih, sağlıklı bir adalet reformu gerçekleşmeze, Türkiye, şu hâkimler/savcılar cuntasının keyfî içtihatlarıyla zayi olup gidecek! Herhalde bu zevat milletten ve milletin görevlendirdiği parlamentodan daha yetkili ve güçlü değiller!

Ergenekon davası, Türk milletinin kendi kendisiyle hesaplaşmasıdır. Asırlık yanlışların masaya yatırılması ve bizi üçüncü dördüncü sınıf bir ülke konumuna düşüren ağırlıklarından ve ayıplarından kurtulması sürecidir.

Bu süreç, şu -niyetlerinin bâtıl olduğu ortaya çıkan- on kişinin inisiyatifine bırakılmamalıdır!

*** *** ***

Bu yazı “31.Temmuz.2009 15:07:51” tarihinde gasteci.com’da “MOĞULTAY, HSYK VE AK PARTİ” başlığında yayınlanmıştır.

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Sivas, Bayram ve Yeni Tehcir mi?

Okuyucularım bilirler, benim “uyuyan şehirleri uyandırmak” adında bir projem var. Amacım, İslam’ın, hayatımızı aktif bir …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir