Obama Kanuni, Türkiye Fransa Olur mu?

Ve Obama da geldi geçti. Ne Türkiye’nin başı göğe değdi ne de herhangi bir problemimiz çözüldü. Gayrın himmetine kalmış bir ülke ya köledir ya da namzettir.

Esasında, bir ülkenin başka bir ülkeye hayrının dokunması, ancak ona hizmetle mümkündür. Büyük devletlerin raconu bu! Sizden hizmet ve daha da önemlisi itaat beklerler; ya matbusunuz ya hasım!

Amerika bundan muaf değil. Bakın isteseniz de istemeseniz de gelip sizin arka bahçelerinizde icraat yapıyor ve yapabiliyor. Askerlerimizin başına çuval geçirmediler mi? Ne yapabildiniz? Nutuk atmaktan başka?

***

Şu sıralarda, Selçukluların Sultan Sancar dönemini etraflıca okumaya çalışıyorum. Gazneliler, Harzemşahlar, Karahitaylar ve Karluklular ve Oğuzlarla ilişkilerini izlerken, “aslında değişen hiçbir şey yok. Sadece coğrafyalar ve isimler değişiyor.” demekten kendimi alamıyorum.

Büyük devletler merbutiyet ve metbuiyet beklemiş hep. Küçükler ise eğer akıllı yöneticiler bulmuşlarsa ‘iyi geçinme’ görüntüsü altında alanlarını ve imkânlarını büyütmüşler. Hamaset ahmaklığına düşenler ise tarihten silinmişler.

Evet, milletler mücadelesinde büyük balık küçük balığı yutuyor ama akıllı küçük balık, kendisini büyük balığa himaye de ettirebiliyor.

Kim, dönemin büyük gücünü karşına almışsa yok olup gitmiş, kim o gücün yanında ama kendi farklılığının da idrakinde olarak hareket etmişse kazanmıştır.

Osmanlı – Fransa ilişkileri buna çok iyi bir örnektir…

***

Osmanlı Sultanı Kanuni, annesinin ricası ve daveti üzerine Fransa Kralı I. Fransuva’yı, esir düştüğü Şarlken’in elinden kurtarıp anasına teslim etmiş.

Karşılığında ne almış?

Osmanlıya karşı Hıristiyan dünyasında oluşacak yeni haçlı oluşumlarını önceden bertaraf etmek. Yani nifak!

Bu bir stratejidir. Evet, işin aslına bakılırsa, Osmanlı, tıpkı Amerika’nın yaptığı gibi, gidip Avrupa’nın en batı ucundaki bir kavgaya müdahale edip, resmen mağlubu galip yapmıştır. Fransa da Osmanlı’nın Avrupa’daki ileri karakolluğunu üstlenmiştir.

Tabii Fransa bu hizmeti Osmanlıya çok pahalıya mal etmiştir. 1535’te Kanuni’nin verdiği bir kısım ayrıcalıkları öyle dâhiyane yönetmiştir ki, sonunda bizzat Osmanlı, kendi verdiği tavizlerle yok edilmiştir. (Kapitülasyonları hatırlayın). İşte bu diplomatik zekânın eseridir.

Fransa, ‘Osmanlının batıdaki sadık dostu’ rolünü oynaya oynaya, sonunda Osmanlıdan öyle ayrıcalıklar elde etmiş ki, Osmanlı uyandığında kendini Fransa’nın kucağında bulmuştur.

***

İşte bendeniz Türkiye ile Amerika ilişkilerini düşündüğümde, neden bu tecrübeden istifade etmiyoruz diye hayıflanırım.

Maalesef bizde Amerika dendi mi iki tavır ortaya çıkıyor; ya karşı olmak ya uşaklık!

Bunların ikisi de duygusal tepkilerdir. Milletler duygusal tepkilerle varlıklarını sürdüremezler. Duygusal milletler ya kısa sürede komşularına yem olurlar ya da bir süre sonra kendi güçlerini abartıp zulmederler. Her ikisi de yıkıma götürür.

Elbette Amerika kendi çıkarını koruyacak ve kollayacak. Nerede bir menfaati varsa gidip alacak. Şu veya bu şekilde… Bu dünyanın kuralıdır. Dün dahi durum böyleydi. Yoksa İranlı Daryus’un, Orta Asyalı Attila’nın,Fatih’in Avrupa’da ne işi var. Keza Makedonyalı İskenderin’in Çin’de ne işi var?

Amerika da aynısını yapıyor. Bir yerde çıkarını görürse gidip alıyor ve de almaya devam edecek. Bunun da iki yöntemi var:

Ya ordularıyla gelip bizzat alacak. Veya bölgedeki müttefik ve dostlarının yardımıyla bunu yapacak.

Bakın, ne zaman Cumhuriyetçiler iktidara gelmişlerse -ki genelde aynı zamanda silah tüccarlarının, petrol zenginlerinin ve savaş teknolojisi üretenlerin desteklediği bir partidir- Amerika, ordusuyla bizzat gidip çıkarlarını elde etmeyi tercih etmiştir.

Ne zaman Demokratlar iktidara gelmişse, bizzat gitmek yerine, maşa kullanmayı, yani bölge güçlerinden yararlanmayı tercih etmişlerdir. Kenedy’den Clinton’a kadar hep böyle olmuştur.

Dolayısıyla Obama’nın yaptığı da bu. Yani Obama’nın adının Hüseyin olması veya İranlıların deyimi ile onun adının ‘bizimle beraber’ anlamına gelmesi, onun, Amerika’nın bizim nezdimizdeki menfaatinden vazgeçeceği anlamına gelmez. Aksine Bush’un silah zoruyla yaptığını, Obama, gülücükler ve şirinlikler dağıtarak yapacaktır ve yapıyor. Hepsi bu.

Amerika’nın öteden beri bizden istediklerini o da istedi. Sadece maksatlarını şirin sözlere sararak söyledi. Ne dedi:

Ermenilerle anlaşın, Iraktaki oldubittiyi kabul edin, Avrupa’nın sizden beklediklerini yapın, patrikhaneye ekümeniklik verin, Heybeliada ruhban okulun açın. Vs, vs.

-Peki buna karşılık ben ne kazanacağım Coni Amca?

-Len sana geldim ya bak! Gelip senin parlamentonda konuşup cümle aleme buradan duyurdum sizden ne istediğimi. Hem bak Abdülaziz’i bile hayırla yad ettim! Yetmez mi?

***

İşte bizim Amerika ile ilişkilerimiz böyle.

Oysa Türkiye pekâlâ büyük bir devletle karşı karşıya olduğunu bilerek hareket etse, Amerika’nın ‘müttefiki’ olmaklığını milletin yararına dönüştürse fena mı olur?

Şimdi hemen hamaset nutuklarına sarılıp İstiklal Savaşı’ndan falan dem vurup bana hakaretler yağdırdığınızı, “efendim biz yedi düvele meydan okumuşuz’ dediğinizi duyar gibi oluyorum ama ben onları yemem.“Mademki yedi düvelle baş ediyordunuz niçin kendinizi küçücük bir toprak parçasını elde tutmak için istiklal savaşı verecek hale düştünüz? Koca bir imparatorluğunuz varken iki düvel ile baş edemediğiniz halde, ordularınız terhis edilmişken mi yedi düvelle baş ettiniz” demezler mi?

Her ne ise o meseleye girip nasırınıza dokunmayayım. Zira birileri hamaset yaparak, birileri de hamaseti aşağılayarak bu ülkede değirmenine su taşıyor.

Ben bu milletin istikbalinin derdindeyim. Akıllı hareket etmek zorunda olduğumuzu hatırlatmakla yükümlüyüm. Pısırıklıktan, uşaklıktan söz etmiyorum. Amerika’ya istesek de istemesek de hizmet ettirildiğimize göre, bari akıllı davranıp, tıpkı Fransa’nın Osmanlıya yaptığı gibi sonunda onun imkânlarını kendi hanemize taşıyabilsek diyorum…

Bu bir strateji bu bir derinlik meselesidir.

Biliyorsunuz, Kanuni, 1535’te Fransa ile o anlaşmayı imzalarken, sonunda o tavizlerin bir gün imparatorluğu çökertebileceğini düşünmemişti bile. Hatta o anlaşmayı da kendi hayatıyla sınırlamıştı; “Benden sonra gelen padişah dilerse imzalar dilerse imzalamaz” diye kayıt düştü.

Ama Fransızlar öyle bir siyaset takip ettiler ki, her başa gelen Sultan’ı ala yu vala ile pohpohladılar ve o anlaşmanın genişletilerek sürdürülmesini sağladılar.

Biz ise ahmaklılığımızı diplomasi sanıyoruz. Bizim muhalefetin, “Obama ile görüşürüz ama” diye başlayarak sanki, i’râbda bir mahali varmış da kendilerini naza çekiyorlarmış gibi davranmaları yok mu?.

Sonunda da tıpış tıpış görüştüler. Hem de hayranlıklarını gizlemeye ihtiyaç bile duymadan!

Diplomasi böyle bir şey işte. İyi eğitmişler Obama’yı. Kendileri sayın başbakanımıza bayıldıklarını söylediler ya, bizim ciciklerimiz gevşeyiverdi.

Ya Baykal’a ne demeli. 7 dakikalık görüşmeyi, yarım saat anlata anlata bitiremedi.

Ülke böyle idare edilmez. Duygusallık şeytandandır, insanı doğru hareket etmekten alıkoyar. Ayılın, ayın da asıl gündeme gelin artık!

Ekonomimiz geriliyor. Sanayi ürünleri ihracatında 52. sıraya düşmüşüz. Keza sanayi üretimimiz geçen yıla göre yüzde 24 gerilemiş. Otomotiv sektöründe gerileme yüzde 53’lerde. Dünya âlem şu krizi nasıl atlatırız diye dost düşman elele verip çare ararken, biz birbirimizi yemeye devam ediyoruz.

***

Elbette Obama’nın Türkiye’ye gelmesini küçümsemiyorum.

Bu çağın kültürel etkileşim yöntemlerini bilen biri olarak bunu küçümsemem sadece aptallığımı gösterir. Elbette ki Türkiye için büyük bir reklâm oldu. Elbette ki bir takım getirileri olacaktır ama Obama gelip yanağımızdan bir makas aldı diye sorunlarımız çözülmeyecek. Onları biz çözeceğiz.

Çünkü Obama’nın ziyareti tencereyi pişirmeye yetmiyor. Borcumuzu kapatmıyor. İçimize atılmış nifak ateşini söndürmüyor.

Ama bu demek değildir ki Amerika ile kötü olun. Sadece ondan yararlanmanın bur yolunu bulun. Uşaklık etmeden, kavga da etmeden. “Birazcık İsrail’den ibret alın, İngiltere’den ibret alın” diyorum.

Korkarım yakında İran bile Amerika ile işbirliğine gidip kendi yükünü tutar da biz, içimizdeki beyinsizler yüzünden, hala kavga mı barış mı olduğu belli olmayan bir ilişki ile sonunda bu hasmın öfkesini üstümüze çekeceğiz.

Evet, vallahi şu anda Türk milletinin en büyük hasmı Amerika’dır. Hem dünya genelende hem kendi bölgesinde! Çünkü bu mıntıkada Amerika’nın oyununu bozacak tek güç Türkiyedir, Türk milletidir. Bunu da en iyi bilen yine Amerika’dır. İngiltere, İsrail, Fransa hep onun sütresindeler. Ermenistan’ı, PKK’yı ve diğer ayrılıkçı heveskârları saymıyorum.

CİA Ortadoğu bölge eski şefi Graham Fuller de eserinde bunu itiraf ediyor ve “yakın bir gelecekte Türkiye ile Amerika’nın menfaatleri çatışacak” diyor.

Bununa çık manası; önünde sonunda Amerika ile Türkiye karşı karşıya geleceğidir. Elbette kendimize güveneceğiz ve hakkımız da var ki güvenelim. Amma akıllı davranıp, o kapışma zamanı geldiğinde Fransa’nın Osmanlıya yaptığını yapmış olsak fena mı olur?

Ama nerde. “Yurtta Sulh cihanda sulh” stratejisini, güçlüye uşaklık yapmak zanneden monşer diplomasisiyle bu olmaz. Derinliği olmayan safiyane ‘dostluk ve kardeşlik’ basitliğiyle de olmaz.

Biz uluslararası ilişkilerde dostluğu da hasmâne tavrı da bencilce milletin bekası ve menfaati için kullanmayı öğrenmedikçe daha çoook Bush’ların ‘puştlu’ğu ve Obamaların ‘dostluğu’ arasında sersemleşir, ‘Amerika bizi seviyor sevmiyor’ türündeki papatya fallarına umut bağlarız.

*** *** ***

Bu yazı “09.Nisan.2009 01:14:40” tarihinde gasteci.com’da “Obama Kanuni, Türkiye Fransa olur mu?” başlığında yayınlanmıştır.

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) - (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) – (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Eski yazılarımın veya konuşmalarımın birinde, “Beni İsrail”, beşer ‘şahs-ı manevisi’nin nefsi hükmündedir. Asla onu yok …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir