Öğretmeni Kim Mağlup Etti?

Efendim Avrupa ikidir. Biri, -ki ben ona ‘Öteki Avrupa’ diyorum- mutluluğu bedeni hazlarda, özgürlüğü tanrısızlıkta ararken atasının maymun(!) olduğunu keşfetmiş Avrupa’dır…

Diğeri, insanlığın ortak değerlerini esas almış ve hala kemalini arayan, büyük ihtimalle de sonunda safiyet kazanıp İslam’da karar kılacak Avrupa’dır.

Bu iki Avrupa’nın dedesi Endülüs’tür. Endülüs’ün Avrupa’ya attığı akılcı İslam tohumdan nispeten Romalı olan Rönesans doğdu. Rönesans’ın Helena ile evlenmesinden de şu iki Avrupa vücuda geldi.

Biri, Hıristiyanlığın hakikati olan şefkat yolunu tutarak insaniyet değerlerini keşfetti; ötekisi, hırsın tamahıyla paganist Roma ve Helen mirasına sahip çıkarak, tanrısızlıkta karar kıldı.

Ama biz uzun süre ikisini bir zannettik. Özelikle de aydınlarımız Avrupa diye hep tanrısızlığı din edinmiş öteki Avrupa’yı bize gösterdiler ve şu telkini verdiler:

– Bakın, Avrupalılar dini reddettiler; en azından dinde reformlar yaparak ileri gittiler. Başlangıçta din dışı saydıkları Protestanlığı, sonra mezhep kabul ettiler. Biz de ileri gitmek için böyle yapmalıyız. Din olsun ama kültürden ibaret olsun.

İşte bu projenin bizdeki mimarı, İttihat ve Terakki’dir.

Aslında İttihat ve Terakki’nin kendisi bir projedir; öteki Avrupa’nın bir projesi! Amerika’nın şimdi İslam dünyasında uygulamak istediği BOP gibi…

Osmanlı’yı haritadan silmenin yetmeyeceğini bildikleri için, daha etkili; Lord Gladistone’nun dediği gibi ‘Türklerin kendiliğinden Kur’andan vazgeçecekleri’ bir yönteme ihtiyaç vardı. İşte İttihat ve Terakki, şu beklentiye cevap vermiş bir örgüttür. Bugünkü beylik ifadelerle, içerden vurup ‘imamı mağlup etme’ yahut ‘Müslüman mahallesi’nde rahat salyangoz satma projesi…

O yüzden tıpkı Avrupa gibi İttihat ve Terakki de ikidir. Taraftarlarının büyük bir kısmı, onu yıkılmakta olan imparatorluğu ayağa kaldırma projesi gibi görmüş; taraf olmuş, içine girmiş. Tabii partinin dimağını ellerinde tutan mason ve sebataistlerin gerçek niyetlerinden habersiz olarak…

Partinin dışa bakan yüzü, ‘halaskarlık’tır. İçe bakan ve bâtınını teşkil eden yönü ise Osmanlı’yı Öteki Avrupa’ya peşkeş çekmek. Hatırlarsanız öncülerin bir kısmı Almancıdır, bir kısmı İngilizcidir, bir kısmı Fransızcıdır. Bir tane hayalci vardı o da götürdü 80 bin askerimizi kara kışta soğuklara yedirdi…

Tabii ki partinin amacı bizi muasır medeniyeti seviyesine çıkarmaktı(!) Bu amaçla üç temel hedef koymuştu önüne:

1- Sultanların devlet üzerinde etkisini en aza indirmek (buna hürriyet mücadelesi dediler),

2- Öteki Avrupa’nın (Batı emperyalizminin) önünde en büyük engel olan İslam’ı sahipsiz bırakmak (buna batılılaşmak, dediler)

3- Alafranga hayat tarzını dayatıp kabul ettirmek (buna da çağdaşlaşma ve modernlik dediler)!

Şimdiki BOP projesinin amacı, nasıl ki bizi kendi caniliğimizden kurtarıp bizi “ılımlı bir ve daha demokrat bir Müslüman’ bir Müslüman yapmaksa, İttihat ve Terakki marifetiyle de bizi medeni (!) yapmak istemişlerdi…

Nasıl BOP için her türlü yalana başvuruldu ve ırak işgal edildiyse aynı onun gibi İttihat ve Terakki de o günün BOP’u olan malum projeyi gerçekleştirmek için her türlü yalan ve tezviri yaptı. Siyasi hayatımıza olmadık entrika, cinayet ve ihtilalciliği soktu. Elbette hürriyet fikrinin yaygınlaşması gibi hayırlı bir hizmeti de olmuştur.

Adının ittihat ve terakki olduğuna bakmayın. İktidara gelir gelmez, ihtilafı ve yıkımı hızlandırdı. Çünkü bu parti adeta “imam kıyafeti giymiş haham’lar örgütüydü… İçi vığıl vığıl mason ve sebataist kaynıyordu. İsimlerinin rıza, raşid, mehmet ali, hasan, hüseyin, talat, mustafa, enver, kemal, cemal olması sizi aldatmasın.

Nitekim , Birinci Dünya Savaşı’na katılmama kararındaki Osmanlıyı, hile ile savaşa sokup paylaşılmasına zemin hazırladılar. Türk milleti derdest edilip Avrupalıların kucağına bırakıldı. Ama kendileri kahraman oldular…

Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri gelip İstanbul’a oturdular. Anadolu işgal edildi. Yunanlılar İzmir’e girdi. Şöyle oldu böyel oldu derken Mustafa Kemal İngiliz’lerin kuş uçurtmadığı boğazdan bir taka ile geçip gitti ve Samsun’dan karayı çıktı.

Milli mücadele yapıldı. Yunanlıları denize döküldü… İstanbul’daki işgalci güçler, “Aman bu Türkler ne yamanmış. Gelip bizi de denize dökmeden gedelim bari” deyip geldikleri gibi gittiler!

Bu arada hayin padişah, Osmanlı hazinesini de beraberinde alarak bir İngiliz gemisine binip kaçtı gitti. Biz de “hayda breh!” deyip siliverdik kafir-i laini Ahadolu’dan… Ve bağımsız oluverdik(!)

Böyle işt!

Sonunda gidip Lozan’da kovduk dediğimiz adamların karşısına oturunca bize hiç de galip gibi davranmadılar. Bize ‘şu şu faturaları ödeyeceksin’ dediler. Biz de ‘emrin olur kardaş’ dedik. Hiç de savaş kazanmış, bağımsız olmuş gibi değildik. Bütün faturaları, hatta Osmanlının eski borçlarını bile ödemeyi kabul ettik. Hatta kapitülasyonları başka nam altında sürdürmelerini bile kabul ettik.

Şimdi bu yazdıklarıma dudak büküyorsunuz ama işte aynen böyle oldu.

“Ya bu nasıl bağımsızlık böyle’ deyip nankörlük yapmayın işte. Bağımsız olduk ya, şükür!

Taaa 1963 yılına kadar, bağımsızlığın bedelini ödedik millet olarak. (Şimdi de bağımsızlığımızı koruyalım diye İMF bize para veriyor, ha bire dış sermaye çekiyor, borç alıyoruz. Bakalım onu nasıl ödeyeceğiz!)

Bağımsızlık böyle oluyor demek ki. Bir gün sebeplerini anlarız herhalde?

* * *

Ne ise, bağımsızlığımızı kazanmıştık sonunda ya, esas olan buydu. Devleti kurma zamanı gelmişti artık. Kurucular da eski İttihat ve Terakki üyeleri oldukları için projeler zaten hazırdı. İnkılâplar ve uygulama şekilleri devreye girince Lozan Konferansı’nın birinci devresinde bağımsızlığımızı tanımamakta direnen itilaf devletlerinin ikinci devrede nasıl olup da maddeleri tartışma gereği bile duymadan kabul ettikleri anlaşılmış oldu.

Onların asırlardır bize yapmak istediklerini biz bize yapmaya karar vermiştik: Muasır ve medeni olacaktık!

O yüzden önce sultandan kurtulmamız gerekiyordu. Öyle istiyordu Öteki Avrupa’nın sözcüsü İngilizler. (Onların hala bir krallık olması medeni olmalarına mani değil. Öyle diyor Bekir Coşkun. Onların dindarlığı medeni olmalarına mani değil. Bizimki mani!)

Sultanı gönderdik.

Ardından dedelerimizin yazdıklarını okuyamayacak hale gelmemiz gerekiyordu. Kurtulun şu pis Arap yazısından Latin yazısını alın dediler. Öyle yaptık.

Sonuç olarak, İngiliz veya Amerikan mandasını kabullendiğimizde bize zorla yaptırmaları ihtimali bulunan her şeyi biz kendimiz yapmaya karar verdik.

Bu görevi de öğretmene yükledik.

Öğretmen bu ülke insanlarını aydınlatmak için canla başla çalışıyordu. Öğretmene verilen görev, Ahmet Altan’ın da belirttiği gibi adı Müslüman, içkisini içen, hovardalığını yapan, namazsız, niyazsız, iffet ve numus anlayışı yok edilmiş bir Türk tipi yaratmaktı.

Bu uğurda Jandarma dipçiği de öğretmenin emrine verilmişti… Nerede ise de başarıyorlardı. Ama akim kaldı. Aradan geçen 84 yıl sonra bugün her iki kişiden biri ‘dinci’ olduğuna göre “evet, öğretmen mağlup olmuştur” denebilir.

Ama emin olun öğretmeni mağlup eden imam değildir. Nasıl ki imamın mağlup olmasını sağlayan da öğretmen değilse…

Öğretmeni mağlup eden nurculuk hareketidir. O hareket de, şu öğretmen projesinin devreye sokulduğu tarihlerde başladı.

*İstiklal savaşına canla başla destek veren,

*Bu sebeple Meclis’e çağrılan ve mecliste yaptığı bir konuşmadan dolayı Mustafa Kemal ile araları açılan,

*‘Bu tahrip mukadderdir’ deyip öteki Avrupa’nın inkılâplar adı altında içimize sokmaya muvaffak olduğu yozlaşmanın siyasi mücadele ile aşılamayacağını görüp siyaset dışı bir yol takip eden,

*Yaklaşmakta olan dinsizlik cereyanına karşı iman temellerinin sağlamlaştırılması gerektiğine kanat getirerek, Kur’an’ı yeni bir anlayış ve kavrayışla elden geçirip ordan çağa uygun deliller getiren,

*İmanı yeniden inşa hareketini başlatan,

*Bu yüzden rejim tarafından baş düşman ilan edilen,

*Şeyh Said hareketiyle hiçbir ilgisi olmadığı bilindiği halde o gerekçe gösterilerek sürgün edilen,

*Hapislerde çürütülmeye çalışılan,

*Ölmesi için 17 kere zehirlenen Said Nursi’nin Nurculuk hareketi ve sonra onu takip edenlerin hummalı çalışmaları, öğretmenin mağlup olmasına neden olmuştur… Şerif Mardin Hoca durumu iyi tespit etmiş ama gerekçesini izahta yanılmıştır.

Elbette ki Said Nursi’nin derdi, öğretmeni mağlup etmek değildi.

Onun derdi, dreccaliyet halini almış Öteki Avrupa’nın içimize serptiği imansızlık tohumlarını çürütmek ve kurutulmak istenen iman ağacına hayat suyu vermekti. Milleti, yeniden ayağa kalkacağı güne, iman ve izanıyla ulaştırabilmekti.

Nitekim 1947’de Adliye Vekiline yazdığı bir ‘hasbihal mektubu’nda, bu maksadını mealen şöyle dile getirecekti:

“Benim muhataplarım siz değilsiniz. Ben sizinle uğraşmıyorum. Benim muhatabım 50 yıl sonra gelecek nesl-i atidir. 50 yıl sonra (siz o gün toprak olmuş olacaksınız) gelecek (28 Şubat 1997) ve bu milletin İslam ile bağlarını kesmeye çalışacak, bin yıllık tarihini lekedar edece ve milleti bütün bütün mahvedecek bir kısım nesl iatinin dayatmalarına karşı milleti takviye ediyorum. Ben bu eserleri, o günün mağdur Müslümanlarının bütün bütün çaresiz kalmamaları için yazıyorum. Bu vazife, en büyük milli bir vazifedir” (Emirdağ Lahikası, s.14-15)

Görülüyor ki bu kavga, öğretmeni ve imamı aşan bir kavgadır.

Elbette imam da mağlup olmuştur. Ama imamı mağlup eden, öğretmen değil, ‘dehr’dir. Zamanın icabıdır. Ondan papaz da haham da nasibini aldı.Yaşanacak olan şu deccaliyetin hükmünü icra etmesi mukadderdi. Etti ve geçti. Zamanını tamamladı. Elbette büyük tahribatlar yaptı ama tam muvaffak olamadı.

Dolayısıyla zaten ‘öğretmen’in muvaffak olma şansı’ yoktu. Çünkü o öğretmen, içinden çıktığı milletin diniyle alay etmek, mukaddesatını tahrip etmek, itikat ve kutsallarını tezyif etmek gibi zor ve sakil bir hizmetle görevlendirilmişti. O yüzden muvaffak olamazdı.

Amma bu beceriksizlik asla öğretmene mal edilemez, edilmemeli.

Gerçi şu medeniyet kavgasında zındıkanın yenilmiş olmasının vebalini öğretmene yüklemek bir açıdan da şereftir. Çünkü öğretmenler, şu milletin en çileli sınıfıdır. En kanaatkâr, en fedakâr, en sabırlı insanlarıdır. Ve sonuçta ne yönden bakılırsa bakılsın kusur, sistemin, başarı öğretmenindir.

Bediuzzaman, bu nedenle olsa gerek bu zamanda öğretmenlik vazifesini hakkıyla yapan bir insanın, -imansız olmamak kaydıyla- bir nevi evliya mertebesinde olduğun söyler.

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Mehmet Ali Bulut: Medya küçümsenmemesi gereken bir sihirbazdır!

Gazeteci, yazar, mütefekkir Mehmet Ali Bulut ile basın, medya, gazetecilik, irtica, medeniyetimizden kaybolup giden temel …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir