Q Klavyeden Geleceğe Bakış

Masal kahramanı üretememiş toplumlar reel kahramanlar da çıkaramazlar…

Siyasi partilerimizin üstlenmesi gereken yeni görevlerin neler olması gerektiği konusunda yapılan bir çalışmaya dâhil olmuştum. Benim önerilerimden biri de sanal dünyadaki gelişmelerle ilgili strateji geliştirme üzerine idi.

Mesela, sanal ortamda sürdürülen haçlı savaşlarına karşı, sanal Kılıçarslanlar üretilmeliydi artık.

Eğer Türk milleti, gelecek yüzyıllarda da var olmak istiyorsa, sanal dünyadaki hilal – salip mücadelesine en az mevcut ordumuz kadar güçlü bir orduyla dahil olması gerekiyordu. Hem de kendi sanal kahramanlarını yaratmış olarak.

Hacker’ (buna da bir kelime bulmamız lazım)larımız, öyle, orayı burayı bombalayacaklarına kendileri oturup kahramanlar ve oyun programları üretsinler.

Evet, artık dijital aletler maalesef en keskin kılıçtan daha derin yaralar açıyor veya daha derin fetihler gerçekleştiriyor.

Polat Alemdar’ın isminin yeni yeni parlamaya başladığı günlerin birinde sevgili dostum Ömer Lütfi Mete’ye, böyle bir kahraman ürettikleri için tebriklerimi iletmiş ve yeni Seyyid Battal Gazilere, yeni Kara Muratlara, Köroğlulara ihtiyaç olduğunu söylemiştim.

Eğer biz o sanal âlemde devam etmekte olan ve tamamen bizim aleyhimize cereyan eden savaşlara dur diyemezsek, en fazla 50 yıl sonra bu topraklar üzerinde kendi değerleri için savaşacak hiç kimse bulamayız…

Neden derseniz; bakın, Yüzüklerin Efendisi, içinde Yaratıcı bulunmayan ama bir yığın ilahların cirit attığı geleceğin çok tanrılı pagan kültürünü şimdiden yerleştirmeye başladı bile…

* * *

Bir psikolog arkadaşım anlatmıştı. Yetenekli ama problemli bir çocuk getirirler muayenehanesine. Çocuğun ailesi fevkalade dindar ve muhafazakardır.

Doktor çocuğu dinler. Sonra der ki, bana çizdiği resimlerini getirin. Çizimlerini getirirler. Hep mezar resimleridir bunlar. Bir şey dikkatini çeker. Mezarların başında yer alan bütün taşların üzerine hac işaretleri konulmuştur…

Doktor çocuğa “neden” bu taşların üzerinde haç var deyince, “ama mezar taşlarının hepsi öyle!” der.

Aile, bir kere bile çocuğu mezarlığa götürmemiştir güya psikolojisini bozmamak amacıyla. Ama evlerinin içindeki o sihirli kutu ve bilgisayar, Hıristiyan mezarlıklarının şeklini onun bilinçaltına işlemiştir.

Bir diğer hadiseyi ise Güzel kardeşim Hasan Kaçan anlatmıştı.

Yine muhafazakar bir ailenin çocuğunda fevkalade yetenekler görülünce psikolog tavsiyesiyle çocuğun resim sanatına yöneltilmesi uygun görülmüş ve bir ressama emanet edilmiş.

Çocuğun çizimleri gerçekten güzeldir! Fakat nedense çizdiği bütün kahramanların göğsüne bir arma koyuyormuş ve armanın içine de bir haç resmi.

Ressam, çocuğa neden böyle yaptığın sorar. Çocuk “Çünkü onlar kahraman!” der.

Evet, çünkü onlar kahraman! Ve madem ki, kahramandır öyleyse göğsünde haç olmalı. Çünkü ancak onlar kahraman olabilir(!)

Şimdi bu çocuk hangi kültüre ait sizce! Ya da anne babasının Müslüman olması neyi değiştiriyor?

Geçenlerde Son Samuray filmini izledim.

Film görsel efektleri, manzaralarıyla ve özellikle de yakın plan savaş görüntüleriyle muhteşemdi.

Ama düşünün ki, filmde kıytırık bir Amerikalı yüzbaşı var ve o da kahraman oluyor. Adamlara bütün bir tarihini doğratıyorsunuz, bunu alkışlatıyorsunuz ama ondan çıkacak payı kendinize alıyorsunuz. Bir Amerikalıdan Son Samurayı yaratabiliyorsunuz.

İşte bu bir kültür savaşıdır… Bu, bilinci oluşturma programıdır.

Bugün sadece Amerika’da 30 binin üzerinde çizgi film kahramanı var. Japonya’da, Avrupa’da özellikle kuzey balkan ülkelerinde bu işe ciddi bütçeler ayrılıyor. Herkes gelecek zamanlar için kendi kahramanını üretme peşinde. Biz ise değil kahraman üretmek, bu insanların neden bu işe bu kadar yatırım yaptıklarını anlayacak basiretimiz bile yok.

* * *

İmdiii, bana böyle bir yazıyı yazdıran, önümde duran şu Q klavyedir. Batı Kültür’ü sanal dünyamıza o klavye ile girdi. Gerçi yakında klavye falan kalmayacak ama ben zihni yapının oluşturulmasında bu tasarımın işlevini hatırlatmak babında söylüyorum.

Türkçemizin ana karakterine asla uymayan bir düzenlemedir Q klavye. O, tamamen İngilizce kelimelerde en çok görülen harfler parmak ucuna gelecek şekilde tasarlanmış bir yazı aletidir. Şeklini ve ruhunu İngilizce’den almıştır.

Biliyorsunuz bir de A klavye vardır. O da başka bir kimyanın yansıtılmasıdır.

Türkçeye uygun klavye F klavyedir. Fakat Türkiye nerede ise bir F klavye ambargosu altındadır. Gidin bilgisayar satan dükkânlara, F kalavye istediğiniz zaman adeta hakarete uğramış gibi bakıyorlar size.

Muhyiddin İbnül Arabi, “harfler de bizim gibi bir ümmet, bir kavimdir” der. Yani harflerin ve kelimelerin de bir ruhu ve canı vardır. Diridirler. Doğarlar, yaşarlar, ölürler. Onların ruhu manalarıdır. Sadece bundan 50 sene önce yaşamakta olan binlerce kelime bugün ölmüş durumdadır. O yüzden dedenizin size bıraktığı bir mektubu bile okuyamaz anlayamaz hale gelmişsiniz. Çünkü o kelimelerin hepsi rahmet-i rahmana kavuştu. Manası yok olmuş yani ruhu gitmiş kelime yaşamaz.

Bu millet maalesef göçebelikten hala kurtulabilmiş değil.

Biliyorsunuz bizim ilk alfabemiz Göktürk Alfabesidir. Orhun yazıtları olmasa ondan hatırlayabileceğimiz bir şey olmayacak. 38 harften oluşuyordu ve Sağdan Sola doğru yazılıyordu

İkinci Alfabemiz, Uygur Alfabesidir. 18 işaretten oluşuyordu 7. yüzyılın sonlarından 12. yüzyılın başlarına kadar kullanıldı. O da tıpkı Göktürk Alfabesi gibi Sağdan Sola yazılırdı.

Kullandığımız üçüncü Alfabe Arap (İslam) alfabesidir. 10. yüzyıldan itibaren yaygınlık kazanmış sonunda bütün Türklerin kullandığı bir alfabe haline gelmiştir…

Evet, Arap Alfabesi bizim yarattığımız bir alfabe değil. Fakat daha önceki Türk Alfabeleri gibi Sağdan sola doğru yazıldığı ve İslam, bu milletin ruhi yapısı ile tam örtüştüğü ve dünya genelinde yazılı kültüre yeni yeni geçildiği bir dönemde bu alfabeyi aldığımız için hiç problem yaşanmadı. Kısa zamanda Türk bilgin, mutasavuff ve sanatkârları bu alfabeyi kullanmakta büyük maharet gösterdiler ve bu alfabe ile Farabi, İbni Sina, Fuzuli, Ulug Bey, Maturidi vs gibi felsefe bilim, tıp, heyet, edebiyat ve din alanında dünya çapında insanlar yetiştirdik…

Kısacası, bugün bile bir medeniyeti yeniden inşa etmeye yetecek kader zengin kültürel değerlerimizi bu alfabe ile inşa ettik. Ama ne yazık ki, Batı emperyalizmi’nin dayatmaları sonucunda onu da bir gecede imha ettik ve bir halkı sıfır okur yazar haline getirdik.

Güya ‘Muasır Medeniyete dahil olmak için’, geçtiğimiz yüzyılın ilk çeyreğinde Soldan Sağa yazılan ve ne harsımızla, ne beyinimizin işleyiş biçimiyle ne kültür ve inanç dokumuzla uzaktan yakından ilgisi olmayan Latin Alfabesine geçtik.

Şuna emin olun ki harf devrimi, kesinlikle bir tercih değil, bir dayatmanın neticesiydi. Bağımsızlığımızı tanımaları karşılığında bize dayatılmış bir gizli sevr’dir.

Çünkü manası hayattar olan hiçbir şeyi yıkamaz, yokedemezsiniz. Onlar da bunu biliyorlardı. Bilincimizi, manamızı yok etmeden, eski medeniyetimizi yıkamayacaklarını, eski medeniyetimizi yok etmeden de bize tam hâkim ve hükümran olamayacaklarını biliyorlardı.

İşte alfabe ve ardından klavye değişiklikleriyle önce atalarımızın yazdıklarını anlamamız önlendi. Ardından dilde ‘sadeleştirme’ furyasıyla Agop efendinin inisiyatifi altında başlayan ‘kavram ve kelime tehciri’ ile eski medeniyetimizi hatırlatacak bütün kelimeler bu topraklardan sürüldü.

Müthiş bir intikam değil mi?!!!

Mamafih, manası yok olan kelimeler zaten kendiliğinden ölüp gittiler. Ve sonra bütün kahramanlarımız bir bir göçüp gittiler. Yeni nesillere yeni kahramanlar da üretemedik.

* * *

Bayrak ve benzeri sembollerin bir toplumun fertlerini bir arada tutabilmesi için, o bayrağın altında yaşanmış müşterek hatıralara ihtiyaç vardır. Müşterek hatıralar olmadan bayrak vs bir biletli bir arada tutmaya yetmez. Osmanlının 32 milleti bir arada tutmayı başardığı kavramları ve kahramanları Cumhuriyet yok etti. Yerine yenilerini de koyamadı. Bakın Osmanlı, 4 din 32 milleti bir arada tuttuğu halde, biz bin senidir birlikte yaşadığımız ve din, tarih ve hafıza birlikteliği içinde bulunduğumuz eski akrabalarımızı bile bir arada tutamıyoruz, hoşnut edemiyoruz…

Çünkü cumhuriyet döneminde oluşturulmuş sembollerin içini müşterek hatıralarla doldurulamadı.

Çünkü kavramları öldürdük. Kahramanları öldürdük ve manaları öldürdük. Sonunda o kelimeler de göçüp gitti.

* * *

Şimdi hızla sanal bir dünyaya doğru gidiyoruz. Bu yeni dünyanın temelini de çatısını da Batı, oluşturuyor. Himenler, Voltranlar, Süpermenler, Spidermanlerin, Rambolar, hatta Tom ve Jeri’lerin şekillendirdiği, paganist bir Hıristiyanî kültür dünyasının içine hızla giriyoruz. Bu dünya, kendi paradigmalarını üretememiş herkesi imha edecektir.

Yazık ki, bu anafora en hazırlıksız yakalanmış eski kavimlerin başında biz Türkler geliyoruz. İran ve hatta Kaddafi’nin Libyası bile bu açıdan bizden daha hazırlıklı durumda…

Sık sık İsrail’den ve onun dünya üzerindeki despotizminden yakınırız. Neden? Çünkü her derin siyasetin altından onlar çıkıyor.

Bence böyle olması onların hakkı.

Çünkü dünyanın finans, bilim, bilişim, iletişim, medya, sinema, sanat ve gen teknolojisi sektörü onların elinde ve kontrolünde.

Eh müsaade edin, bu kadarlık hakkı olsun.

Bize gelince. Eğer bilim üretimine bir yerinden dahil olamazsak, daha uzun süre başbakanlarımıza ve cumhurbaşkanlarımıza oval ofiste resim çektirme izni verilmesi şerefiyle yetineceğiz…

Yavuz’un gölgesine basan elçinin nasıl Osmanlı tokadı yediğini hatırlayanlar ise derinden ahlar çekmeye devam edecek!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Sivas, Bayram ve Yeni Tehcir mi?

Okuyucularım bilirler, benim “uyuyan şehirleri uyandırmak” adında bir projem var. Amacım, İslam’ın, hayatımızı aktif bir …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir