Şeyh Nazım (ks) ve Bediuzzaman (ra)

Adamın biri çok sıkılıyormuş.

Hali vakti yerinde; yediği önünde, yemediği arkasında imiş ama yine de kendisini huzursuz hissediyormuş. Çevresindekilerin, kendisine hakkettiği değeri vermediklerini düşünüyormuş.

Ne yapayım ne edeyim diye sıkıntısına çare ararken ünlü medyum dostu aklına gelmiş. Onu aramış, ‘sıkılıyorum üstad’ demiş.

‘Gel bana’ demiş medyum, ‘bakayım, niye sıkılıyorsun, ne çare bulabiliriz’ diye…

Adam medyumuna gitmiş. Medyum uzun süren bir trans durumundan sonra, gözlerini açmış ‘üzgünüm dostum, yarınını göremiyorum. Senin yarının yok artık!’ demiş.

Sıkıntısına çare arayan adam, daha da derin bir umutsuzluğa gömülmüş:

-Demek benim için her şey bitti ha! Diyerek medyumdan ayrılmış.

Şimdi her şey çok daha güzel ve şirin görünüyormuş. Eve gelmiş, ağzına kadar yem yiyecekle dolu buzdolabını açmış bir şeyler yapıp yemek için fakat ‘aman’ demiş, ‘yarına çıkmayacağım nasıl olsa, yemesem de olur’. Vazgeçmiş. Gardroptan en temiz picamalarını çıkarıp giymiş ve yatağına girmiş…

Derin uyuduğu bir gecenin ardından, gözlerini parıl parıl parıldayan bir sabaha açmış. Cennete geldiğine karar vermiş. Büyük bir keyifle yatağından çıkmış. Fakat bir tuhaflık varmış. ‘Burası benim evim, nasıl olur?’ diye düşünürken bilinçsizce gidip kapıya bakmış. Sütü ve gazetesi kapıdaymış. Bir anlam verememiş. Gazeteyi alıp mutfağa geçmiş. Bir yandan da gazeteye bakıyormuş!

Aa… bir de bakmış birinci sayfanın alt sıralarında Medyum’unun resmi ve altında bir başlık:

‘Ünlü Medyum Öldü!’

Adam gayri ihtiyari gülmüş:

‘Yazık, kendisinin yarını olmadığı için benim yarınım yok zannetmiş!

* * *

Şeyh Nazım Kıbrısi’nin Bediuzzaman, Risale-i Nur ve Fethullah Gülen hakkında söylediklerini duyunca bu kıssa geldi aklıma…

Ne demiş Kıbrısi hazretleri:

“Risale-i Nur okumanın zamanı geçti. Risale-i Nur’un kimseye faydası yok. Yukardan şiddetli bir talimat geldi bana. Risaleler, bir miktar gençlerimize bir miktar fayda etti, ama ondan öteye geçemedi. Okudukları onlara ne fayda veriyor. Hiçbir faydası yok. Bulduklarından ne fayda umuyorlar. Mecliste oturup Risale okuyup uyuklama ne fayda verir.”

‘Yukarıdan gelenler(!)’ bitmemiş olacak ki devam ediyor mübarek:

“İçinde bulunduğumuz hal, iyi midir değil midir? Bunu bilecek, dinleyecek çok kimse var şimdi. Hadisi Şerif okumaktan da fayda yok onlara. Bu vartaya nasıl düştük. Bu millet aldatıldı mı, aldatılmadı mı? Kütüphanende isterse bin tane Risale-i Nur olsun. Bir faydası yok. Onları al Said-i Nursi’nin mezarının başına götür “Sen oku” de. Laiklik bir vartadır. Risase’de laiklik geçmiyorsa bundan ne anladık. Risaleler milleti uyutuyor. Risaleleri müzeye koymalı’

* * *

Bu cümleleri okuyunca, gayri ihtiyari bir esef, bir üzüntü içime doldu. Çünkü bu ifadeler şeyhe bir şey katmadığı gibi Bediuzzaman’a ve Risale-i Nur’a da zarar vermez. Risaleyi bilenler ise şeyhin kendisini düşürdüğü halden dolayı üzülür.

Bu nasıl bir haldi ki, mübarek bir zata, Kur’an’a, İslama bunca hizmeti geçmiş diğer bir mübarek zat için böyle şeyler söyletebiliyor!

Demek ki ya kendisi mübarek değil ya da ötekini mübarek bilmiyor. Yahut kıskanıyor. Çünkü kıskanmak insan tabiatının en bariz özelliğidir ki, ilk cinayet, üstelik de kardeş cinayeti onun yüzünden işlendi!

Yine de merak ettim. Niye kıskanmış olabilir diye, Mübarek Google efendiye sordum ve anladım. Çünkü “Nazım Kıbrısi” diye sorguladığımda, 3 bin 440 sayfa karşıma çıktı. “Şeyh Nazım Kıbrısi” diye sorguladım ise bu kere de 4 bin 230 sayfa ile karşılaştım.

Merakım daha da arttı. Acaba Bediuzzaman, Fethullah Gülen veya Risale-i Nur ekolünün bir başka mecrası olan Adan Oktar’ı sorgulasam ne çıkacak karşıma. Mesela Risale-i Nur ile ilgili kaç site var veya kaç sayfada ondan söz edilmiş, merak ettim sordum. İşte size sonuçlar:

“Said Nursi”: 199 bin sayfa.

“Bediuzzaman”: 156 bin sayfa

“Bediuzzaman Said Nursi” 135 bin

“risalei nur” : 4 milyon

“Risale-i Nur” 2 milyon 610 bin

“Fethullah Gülen” : 2 milyon 110 bin

“fethullah gülen” 2 milyon 480 bin

“Adnan Oktar” 532 bin

“Harun Yahya” 213 bin

Mübarek Şeyhimiz bu asla kıyas kabul etmez farktan dolayı kıskanmış olabilir mi?

Olabilir.

“Canım ehli hak birbirini kıskanır, birbiriyle didişir mi” demeyin. Sahabe arasında Cemel ve Sıffin savaşları yaşandığına göre, demek ehli hak da birbiriyle mübareze edebilir. Nitekim tarih boyunca Müslümanlar arasında sayısız kavgalar da olmamış değil.

Ne ise. Aslında Şeyh Nazım Kıbrısi, bu çıkışı ile Said Nursi’nin bir kerametini isbat etti. Bakın ne demiş:

“Aziz, sıddık, müstakim kardeşlerim,

Gayet ciddî bir ihtarla bir hakikati beyan etmeye lüzum var. Şöyle ki:

“Gaybı sadece Allah bilir” ayetinin sırrıyla, evliya, gaybî olan şeyleri, bildirilmezse bilmezler. En büyük bir velî dahi, hasmının hakikî halini bilmedikleri için, haksız olarak mübareze etmesini Aşere-i Mübeşşerenin mabeynindeki muharebe gösteriyor. Demek, iki veli, iki ehl-i hakikat birbirini inkâr etmekle makamlarından sukut etmezler. Meğer, bütün bütün zâhir-i şeriate muhalif ve hatâsı zahir bir içtihadla hareket edilmiş ola.

Bu sırra binaen “(Gerçek müminler) Öfkelerini yutanlar ve insanların kusurlarını affedenler(dir)” (Ali İmran, 134) ayetindeki alicenap prensiplere uyarak halkın şeyhlerine duydukları hüsnü zannı kırmazlar. Onların bağlılığı bozulmasın diye o şeyhleri eleştirmezler. Çünkü o şeyhleri eleştirmek, müminlerin imanını zedeler. Ben risalei nur talebelerini, Risale-i nura karşı haksız saldırılarda bulunacak şeyhlere karşı hiddetle hareket etmemeleri için bir ihtar ile bunu yazmak zorunda kaldım. Çünkü iki hak taifenin birbiri ile münakaşa etmesi iman düşmanlarının elini güçlendirir. Birinin, diğerinin elindeki hakikatleri yaralaması, gözden düşürmeye çalışması zındıkanın işine gelir. Ehli küfür, tarafları birbirine saldırtarak, birini diğerinin silahıyla yaralamak ve ikisini de yere sermek ister. İşte ben Nur talebelerinin böyle bir duruma sebebiyet vermekten alıkoymak için uyarıyorum ki risale-i nura bir saldırı vuku bulduğunda tehevvürle hareket etmesinler. Nur talebeleri, bu mezkûr esaslara binaen, muarızlara hiddet ve tehevvürle misliyle mukabele etmemeli. Sadece risale-i nuru savunmak babından itiraz edilen noktaları o şeyhe ve taraftarlarına izah ile cevap versinler.

Çünkü bu zamanda enaniyet (kibir ve grur) çok ileri gitmiş. Kimse bir buz parçası nisbetinde olan enaniyetini ve grurunu eritmek istemiyor bozmak istemiyor. Herkes kendini mazur biliyor, ötekini hatalı. Bundan da kavga çıkıyor. Bu kavgalardan da hak ehli zarar görüyor ama din düşmanları istifade ediyor…

İstanbul’daki malûm itiraz hâdisesi (O zamının şeyhlerinden bir zat, Risale-i Nur’u bidat olarak nitelemiş ve yakmıştı) ima ediyor ki, ileride, meşrebini (kendi yolunu, kendi irşad şeklini) çok beğenen bazı zâtlar ve hodgâm (kendini beğenmiş) bazı sofi-meşrepler ve nefs-i emmaresini tam öldürmeyen ve hubb-u cah vartasından (şöhret şehvetinden) kurtulmayan bazı ehl-i irşad ve ehl-i hak, Risale-i Nur’a ve şakirtlerine karşı kendi meşreplerini ve mesleklerinin revacını ve etbâlarının hüsn-ü teveccühlerini muhafaza niyetiyle (yani kendi mesleğini korumak ve taraftarlarının dağılmasını önlemek için) Risale-i Nur’a itiraz edecek; belki dehşetli bir şekilde mukabele edecek. Böyle bir hadise olduğunda Nur talebelerine düşen, soğuk kanlılıkla hareket etmek, sarsılmamak ve asla düşmanca hareket etmemek ve o itiraz eden taifenin reisini ve önderini çürütmemektir.

…….

Risale-i Nur, Ferdiyet makamının mazharıdır. Bu gizlenmeye lâyık olan bu sırr-ı azime binaen Mekke-i Mükerremede dahi—farz-ı muhal olarak—Risale-i Nur’un aleyhinde bir itiraz kutb-u âzamdan dahi gelse, Risale-i Nur şakirtleri sarsılmayıp, o mübarek kutb-u âzamın itirazını iltifat ve selâm suretinde telâkki edip, teveccühünü de kazanmak için, medâr-ı itiraz noktaları o büyük üstadlarına karşı izah etmek, ellerini öpmektir.

Evet kardeşlerim; bu zamanda öyle dehşetli cereyanlar ve hayatı ve cihanı sarsacak hâdiseler içinde hadsiz bir metanet ve itidal-i dem ve nihayetsiz bir fedakârlık taşımak gerektir. (Kastamonu Lahikası, (yer yer sadeleştirerek) s.150-151)

* * *

İyi böyle bir ölçü koyarak bizi muhterem Şeyhimiz’e misliyle mukabele etmekten alıkoymuş. Yoksa “o yukarden gelen şiddetli talimatların” pratikte ne anlama geldiğini çok yakinen biliyorum.

Çünkü bu asrın en büyük hastalığı, mümine bile, dünyayı ahirete severek tercih ettirmesidir. Evet bu zamanda bir mümin, ahretin hak olduğunu bildiği halde, pek ala küçücük bir dünya menfaati için büyük bir uhrevi sevabı terk edebiliyor.

Allahtan ki Mübarek şeyhimiz, ‘SU’dan sebeplerle, öyle küçük dünyalıklara tenezzül etmiyor… Büyük büyük ihaleler olmadan dünyaya bakmıyor…

Ne ise biz mübarek insanların arasındaki kavgaya girmeyelim. Risale-i Nur gibi büyük ve yeni bir tecdid-i iman hareketini algılayamayan veya kıskançlıkla red eden birine karşı mübarezeye girmek benim haddimi aşar.

Değil Bediuzzaman onun bir talebesi kadar bile ilgi görmeyen bir zatın kalkıp Bediuzzaman’a dil uzatması sadece bizim gibi saf müminlerin yüreğini acıtır.

Evet, mübarek şeyhin sözleri milyonlarca insanın yüreğini acıttı ama ‘Üstad’ o milyonları mübarezeden men ettiği ve ‘elini öpün’ dediği için biz de öyle yapalım. Başka ne demek lazım ki bilmiyorum!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) - (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) – (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Eski yazılarımın veya konuşmalarımın birinde, “Beni İsrail”, beşer ‘şahs-ı manevisi’nin nefsi hükmündedir. Asla onu yok …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir