Siyaset Ne Anlama Geliyormuş Meğer!

Siyaset, ‘seyis’ kelimesinden türemiş…

Seyis atı besleyip tımar edendir; Onu, efendileri için kullanıma hazır hale getirir. Kendisi binmez aslında. Binse de eğitim ve hizmet maksatlı biner. İşin raconu bu yani.

-Peki kim biner?

-Efendiler!

-Onlar kim?

Memleketine göre değişir. Bizim memleketimizin efendileri, sebataylar, masonlar, baronlardır. Az miktar da beyaz Türkler var. Onlardan kalan zamanlarda ise ‘seyis’lerin kendileri biner.

Atatürk, ‘köylü milletin efendisidir’ diyerek, güya siyasetin millet için yapılmasını arzu etmiş (yani tımar edilen ata halk binsin istemiş) olabilir. Fakat yazık ki, daha hayatta iken, ata hep efendilerin binmesine mani olamamıştır.

‘Seyis’ler bakmış, hep başkaları biniyor, ‘biz niye binmeyelim’ demişler ve o tarihten sonra atı ‘kendileri binsin diye’ tımar etmeye başlamışlar. O gündür bu gündür, Türkiye’de ‘seyisler’, besledikleri ata kendileri biniyorlar. Tabii yakınları ile birlikte.

Tımarın masrafını hep halk öder. Fakat halk asla ata binemez. Sadece binenleri seyreder. Dört beş senede bir de yapılan ‘ata kim binsin’ müsabakasına seyirci olarak çağrılır. Halkın ‘ata binecekleri’ seçmesi olayına ‘demokrasi’ deniyor.

Arasıra attan düşenler olur ama seyisler buna alışıktır. Hatta altı kere düşüp yedinci kere binmiş olanları bile görülmüştür.

Seyislerin kendine has bir kokusu da var tabii. Yıllarca at beslemek ve onun ortamını paylaşmaktan dolayı üzerlerine öyle bir koku siner ki, sası mı desem, mındar mı desem, pis bir koku yani. Her insanın burnu dayanmaz. Fakat seyis de o koku olmadan rahat edemiyor işte. Zaten o yüzdendir siyasete bir kere bulaşanın bir daha onu bırakamaması. Yapamıyor garibim, ne yapsın?

Bazen seyisler bindikleri attan inmek istemezler. O zaman ‘biraz da ben bineyim’ diyen ‘muvazzaf seyisler’ ortalığa çıkar. Önce kibarca ‘in attan’ derler. Binici ‘inmeyeceğim’ diye mızıklanırsa atı öldürürler ki, binici attan düşsün. İşte bir de o zaman millete müracaat ederler. Yeni atlar almak için. 1960’ta 80’de olduğu gibi! Bu işlemin adı da ‘vatanı tehlikeden kurtarmak’tır.

* * *

‘Siyaset’in bir manası da ‘idare etmek’tir.

‘İdare etme’nin; bir şeyleri daire içine almak, bir şeyin etrafına duvar örmek, davarı ağıla sokmak, yönetmek, yönlendirmek gibi anlamları da var.

Tabii bizim dilimizdeki en yaygın kullanışı ise ‘oyalamak’ demektir.

Birisine sorarsınız, ‘nasılsın?’ diye, cevap hazırdır:

‘İdare ediyoruz abi!’

“Yani halimden memnun değilim ama yapabileceğim de bir şey yok!”

Şimdi siyasetçilerimizin hakkını teslim etmeliyiz. Bugüne kadar bizi özenle ‘idare ettiklerini’ inkâr edebilir misiniz?

İdare etmenin bir manası da davarı sevk ve idare etmek ve ağıla sokmaktır. Bunu da hakkıyla ifa ettiler evelallah! Unutmamak lazım ki, ‘davar’ ile idare aynı kökten gelirler. İdare bir şeyi daire içine almaktır. Daire içine alınana da davar denir yani… Eskiden halka ‘reaya’ denirmiş. Şimdi daha iyi anlıyorum!

İdarenin bir manası da ‘azla yetinmek’tir. Eskiden idare kandili vardı, bilmiyorum hatırlayan olur mu?. Işık veriyormuş gibi yaptığı için ona ‘idare kandili’ demiş Türk halkı. Düşünebiliyor musunuz; ışık verir gibi yapmayı. Ne büyük beceri!

Eh, biz de zaten, yıllardır sanki yaşıyormuş gibi yapıyoruz, elhamdülillah, siyasetçilerimiz sayesinde. Vay garibim Türk halkı!

Demek ki çoook eskiden beri Türkiye’de yüksek bir siyaset varmış…Biz de yakınıp duruyoruz bizimkiler siyaset bilmiyor diye!

* * *

Efendim siyasetin bir manası da “idam’dır.

Yani, celladın kafa uçurarak veya ipe asarak suçluyu(!) imha etmesine de ‘siyaset’ denmiş.

Farsça’da ‘dâr’ kelimesi hem sahip olmak anlamına geliyor hem idam sehpası!. Mesela ber-dâr olmak asılmaktır. Alem-dâr ise bayraktarlıktır.

‘Dâr’ kelimesinin, çok eski zamanlarda ‘idere’ kelimesiyle amca çocuğu olduğunu düşünürseniz, idare etme ile idam etmenin pek de birbirinden uzak şeyler olmadığını düşünebilirsiniz.

İdare kelimesinin kökü, da-ve-re dir. ‘Vav’ harfi illetli bir harf olduğu için, bazı kalıplarda gizlenir, görünmez. Böylece dar, davar, medar, duvar, daire, idare gibi bir yığın müştaklarına bölünerek günümüze kadar gelmiş.

Kök anlamıyla, da-ve-re’nin, dönmek, devretmek, dönüşmek, değişmek anlamı da vardır. Görüyorsunuz, dönmek, dönüşmek değişmek, siyasetin tabiatında var. Bizde de yok mu dönüşenler, değişenler? Böyle olunca ‘dün dündür bugün bugündür’ demek, köktenci bir derin siyaset anlamına gelmiş olmaz mı?

Demek ki siyasetçinin köşeli olanı makbul değilmiş! Ne kadar dönüşken olursa siyasetçi o kadar mesleğin hakkını vermiş oluyor. Hangi tarafından bakarsanız, yuvarlaktır. Başka türlü nasıl dönüşken olabilir ki. Şimdi ‘dün dündür bugün bugündür’ diyen siyasetçimize neden ‘baba!’ dendiği de anlaşılmış oldu böylece!

Tabii siyasetçi dönüşkenliği ile topaçın dönmesi arasında ilişki kurmaya kalkışmak doğru değildir. Çünkü topaç sadece topaçtır. Ne kadar dönerse dönsün, döndüğü ile kalır.

Siyasetçi dönüşkenliği ile illa da bir ilinti kurulacaksa bu, kartopu olabilir. Kartopu döndükçe büyür ya o yüzden! Siz hiç millet uğruna fakir düşmüş siyasetçi gördünüz mü? Veya siyasete girdikten sonra mal varlığı azalmış siyasetçi!

Aksine başlangıçta hiçbir şeyleri olmadığı halde dönerken dönerken acayip büyürler. Görüyorsunuz ki işin tabiatı böyle. Yani ‘bu siyasetçiler de nedense siyasete girince zengin oluveriyorlar’ diyerekten onların günahlarını alıyorsunuz. Değirmencinin saçı ağarmaz mı? Öyle işte!

* * *

Siyaset’in bir manası da ‘dövüş horozu’ yetiştirmektir. Şaka yaptığımı sanmayın. Essahtan siyaset kelimesinin Arapçadaki anlamlarından biri de dövüş horozu eğitmek, horoza dövüş talimi yaptırmaktır.

Nasıl?

Şimdi siz kelimenin bu manasını öğrendikten sonra siyasilerimizin neden sık sık horoz dövüşü gibi birbiriyle dalaşmalarına kızabilir misiniz?

Bence günaha girersiniz. Allahı var siyasetçilerimiz, kelimenin bu manasını hakkiyle ifa ediyorlar. Yani siyaset kelimesinin hakkını yemiyorlar. Ne gerektiriyorsa onu yerine getiriyorlar.

Osmanlı devlet geleneğinde ‘siyaset’, “meyve” ve özellikle “kuru meyve” anlamında da kullanılmış. Acemi bulmaca ustaları hani sıkıştıkları yere hemen üç harflik bir ‘meyve kurusu’ kelimesi yerleştirirler ya. İşte onun adı ‘kak’!

Şimdi siyasetçilerimizin iliklerimizi kurutmuş olmalarıan kızabilir misiniz? Adamlar siyasetin hakkını veriyorlarmış da bizim haberimiz yok!

Ben bilmiyordum siyasetin bu anlamını. Şimdi artık, bizi âleme muhtaç etmelerinin, bu kadar borç harç altına sokup iliklerimizi kurutmalarının nedenini biliyorum ya artık gam yemem.

Siz de öyle ileri geri konuşup vebal almayın bence!

* * *

Siyaset, politika anlamına da geliyormuş!.

Politika, Yunanca ‘poli’ çok, ‘tika’ yüz anlamına gelen eski yunanca köklerden oluşur. Böylece bir çok insanın bir araya gelip birbirinin yüzüne karşı en olmadık sözleri söylemeleri de siyaset demek oluyor.

Bakmayın dünyanın, bu kelimeden ‘katılım, yönetişim, halkın kendisi ile ilgili kararlara katılması’ gibi anlamlar yüklemelerine.

Onlar bilmiyorlar. Bunun manası, siyasetçi denilen bir takım insanların ‘Meclis’ denilen bir yerde bir araya gelip birbirlerinin yüzüne karşı olmadık sözler söylemeleridir. Halk da böylece nasıl birbirine düşüp kavga edeceklerini öğrenmiş oluyor. İşte siyasetin bir manası da insanların serbestçe biribirine hakaret edebilme serbestliğidir bir bakıma. Ona başka anlamlar yükleyenler fena halde yanılıyorlar!

Siyasetin bir de, ‘doğru yola ileten, yol gösteren, hizmet eden’ manaları da var ama. Tatbikatına dair elimde örnekler olmadığı için size onları anlatamıyorum.

Cahilliğime verin!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) - (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) – (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Eski yazılarımın veya konuşmalarımın birinde, “Beni İsrail”, beşer ‘şahs-ı manevisi’nin nefsi hükmündedir. Asla onu yok …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir