Tiyniyet Değişmezse Kabine İyi Niyetten İbaret Kalır

Seçimlerden bir iki ay kadar önce güney ve güneydoğu Anadolu’yu gezmiştim. Duyduklarım, dinlediklerim ve işittiklerimden hareketle, yerel yönetimler ve yerel yöneticilerle ilgili söylenti ve yaklaşımları, zaman zaman satır aralarında sizlere aktarmıştım.

Sık sık, ‘başına gelen akıbetler konusunda kişi yediğine bakmalı’ diye haram yiyiciliğe, kayırmacılığa dikkat çekmiştim.

Ve demiştim ki çok az sayıda Ak Partili ‘evet ben severek ve beğenerek mevcut başkana oy vereceğim’ diyor, diğerleri ya kerhen, ya da gidebileceği başka parti bulamadığı için Ak Partiye oy veriyor.

Bu gidişimde, gördüm ki, Ak Parti’nin kayıplarında, merkezin ‘ben bilirimci’ ve ‘tepeden bakmacı, müstağni’ tavrı da etkili olmuş. Kaybedilen belediyelerde yaşanan problemlerin tamamı bu iki merkezde toplanıyor.

Bu, aslında sadece Ak Parti’nin problemi değil. Genel anlamda orta sağ siyasetin problemi. Bir davası olmadığı takdirde, halkın teveccühünü kendi marifeti bilen siyasetçinin bu akıbete düşmemesi imkânsız. Bu da hem lideri hem partiyi bitiriyor.

Menderes, Demirel, Özal gibi, siyasette büyük kitleleri etkileyen liderlerin neden ikinci devrelerinden itibaren sönmeye ve sonra da yok olmaya mahkûm olduklarını bugün daha rahat anlayabiliyoruz.

Şimdi görülüyor ki, -yine erken konuşuyor olabilirim- Ak Parti de o akıbete doğru koşuyor. Oysa Tayip Erdoğan şu fasit daireyi kırabilecek yegâne liderdi.

Çünkü.

***

Türkiye’de toplumsal temeli bulunan dört temel siyasi eğelim var. Bunlardan biri, ‘kurucu parti’ olması ve mevcut bürokratik sistemin hem banisi hem hamisi olması münasebetiyle CHP’dir.

CHP, daima, toplumda taraftar bulabilecek bir partidir. Zira millete hizmet etmesi gereken memurları ve kurumları manevi bir rüşvetle ayartmış ve kendi zihniyetine hizmetkâr etmiştir. O yüzden kolay kolay kaybolmaz. Zayıflar, iner, çıkar ama daima mevcudiyetini korur. Hatta diğer kesimlerin kendi aralarındaki çekişmelerinden yararlanıp zaman zaman iktidar bile olabilir.

MHP, milliyetçi bir parti… Milliyetçilik, her millette var olan ve bir parça var olması da gerekli bir eğilim, bir hissiyat. Cenab-ı Hak bu hissi, âlihimmet evlatların kendi halklarına sarf-i nazar etmeleri ve‘tefânî fi’l-millet’ olmaları için yaratmıştır. Bu hisse sahip bir idareci, kendi halkına hizmet etmeyi bir lezzet bilir ve öylece o milletin yükselmesi için gecesini gündüzüne katar. Milletini sevmek, bir idareci için bir tür sıla-i rahim’dir ve lazımdır (Bunun adı müspet milliyetçiliktir). Milliyetçilik hissinin yaratılmasından maksat da budur.

Amm diğeri ise; yani ötekilerin yutulup yok edilmesiyle beslenen ırkçılık hissi ise, şu müspet hissiyatın ‘Rafızilik’ noktasına vardırılmasıdır. Yani milletini sevmek yerine, diğer milletlerden ve halklardan nefret etmek anlamına gelen ve İslam’ın esasından reddettiği menfi milliyetçiliktir ki o bir beladır. Zaten mevcut birçok sosyal ve siyasal problemimizin anası da şu menfi milliyetçilik anlayıştır ki Frenkler tarafından içimize atılmıştır.

Eğer MHP, birinci manadaki bir milliyetçiliğe sahip olsa, ana kitlenin temsilcisi olan siyasi partinin içinde yer almalı. Çünkü ancak o zaman milletin gücünün bölünmesine değil, güçlenmesine vesile olur. Ve hem de milleti sevme iddiasında samimi sayılır. Ama maalesef MHP liderlerinin şu hassas çizgiyi her zaman tutturabildiklerine şahit olamıyoruz.

Demek ki, şu parti dahi, toplumda daima taraftar bulacaktır. Çünkü her millette bir parça milliyetçilik hisleri vardır ve olacaktır.

Ben şahsen DTP’yi de Kürtler arasındaki CHP-MHP ittifakının bir temsilcisi gibi görüyorum. Nitekim de şu seçimlerin arka planları ve işbirlikleri incelense bu nitelemenin bir iddiadan ibaret olmadığı görülür. (Sisteme tepkisinden DTP’ye oy veren dindar Kürtleri farklı kategoride analiz etmek gerekir.)

Toplumda karşılığı olan üçüncü eğilim, ‘dinci’ (dolayısıyla İslamcı) eğilimdir. Dinci siyasetin de tıpkı halkçılık ve ırkçılık gibi –‘ulvi’ de görünse neticeleri itibarıyla- ‘menhus’ bir lezzeti vardır. Oy vermek, cennetten bir yer kapmak anlamına gelir. Kim bir oy verip cennet kazanmak istemez ki!

Bu üç kesim, –Şia’nın, ‘imameti’, ‘imanın bir rüknü’ saydığı gibi- ideolojiyi siyasetin rüknü sayıyorlar. Siyaset, bunlar için, halka hizmet aracı değil, ideolojilerini millete zorla kabul ettirme vasıtasıdır.

Akılcı ve dünyevi bir siyaset karşısında bu üç kesimin çıkardığı partilerin hemen ittifak etmeleri de bunu gösteriyor.  Hatırlayın CHP, güya can düşmanı bildiği MSP ile koalisyon kurmakta beis görmedi. Keza bir süreliğine CHP’nin yerine ikame edilen üniterci SHP, ayrılıkçı DEHAP’ı Meclis’e taşımakta sakınca görmedi.

Kısacası, bu üç kesimi temsil eden bu partiler hep olacaktır ve kaybolmayacaklardır. Çünkü üçünün de kendine göre ciddi cazibe noktaları ve halkın belli kesimlerini etraflarında tutacak manevi lezzet ve zevkleri vardır. Milletin hizmetkârı olmak yerine halkın efendisi olmak hangi memuru, hangi bürokratı yoldan çıkarmaz. Milliyetçilik fikri hangi gencin kanını taşırmaz, cennet vaadini hangi mümin görmezlikten gelebilir?

***

Öyleyse, Ak Parti gibi ana kitleyi temsil eden sağ ve merkez partilerin, şu üç kesimin cazibedar, çekici ve aldatıcı lezzetlerine karşılık çok daha sağlam, çok daha cazibeli ve kutsalı harekete geçirecek alternatifler sunması gerekir ki, toplumu etrafında tutabilsin. Toplum da ancak maddi-manevi menfaatine bakar. Bunu temin edene destek verir.

Zaten siyaset de dünyevi bir meseledir. Elbette, her eylemimizin ahirete bakan yönü olduğu gibi siyaset kurumu içindeki eylemlerimizin de ukubeti olacaktır. Fakat bu, siyaseti uhrevi yapmaz. Siyaset, dünyevi bir kurumdur ve dünya nimetlerinin paylaşımı meselesidir.

Dünyada iken ‘Cennetle müjdelenmiş’ on sahabeden 7’sinin Cemel Vak’asında, karşı karşıya gelip birbirine kılıç çekmesi, hatta Zübeyir bin Avvam’ın şehit olması onların ’cennetlik olma’ hükmünü değiştirmemişse, bu gösteriyor ki siyasi mücadeleler dünyevidir. (Nitekim, Cemel Vak’ası da, Muaviye ve Hz. Ali arasındaki kavga da dünyevidir. Ona uhrevilik atfeden Şia, hala oradan çıkamıyor.)

Evet, dünya nimetlerinin sağlıklı bölüştürülmesi sanatı olan siyaset, bir ekmeğin nasıl bölüştürülmesi gerektiği kadar dünyevidir. Ama siz o ekmeği bölüşülmesinde zor kullanıp çoğunu kendinize alıyorsanız -ki bugün Türkiye’de iktidara gelen her parti bunu yapıyor- o zaman bu hareketinizden dolayı elbette ahirette de sorgulanırsınız.

Ne ise bu, çok ayrı ve başlı başına tartışılması gereken bir konu olduğu için kısa geçiyorum.

Demek ki, ana kitleye yönelik siyaset yapacak olan bir partinin topluma sunacağı çok daha cazip hizmetleri olmalı ki, ana kitle başka taraflara yönelmesin.

Bu cazip hizmetin ne olduğunu, anlamak çok da zor değil. Menderes’i iktidara getiren ne ise, Demirel’i 6 kere gittiği halde 7. kere getiren ne ise, Özal’ı ve bir parça Erbakan’ı iktidara getiren ne ise ona bakmalı.

Bendeniz 1946 seçimlerinden 1995 seçimlerine kadar bütün seçimleri incelemiş ve kimin topluma neler vaat ettiğini görmüş biri olarak diyorum ki, kitle partilerinin, cazibelerini korumalarının yegâne sebebi kutsala imtisal etmeleridir. O da hayat, Kur’an ve iman hakikatleridir. Kısaca Ekmek, Kur’an ve Ezan.

Bir parti ne zaman ki dindar ana kitlenin manevi beklentilerine cevap verebilecek bir nitelik kazanmışsa millet hemen ona yönelmiştir. İşte DP, işte Ap, işte ANAP, işte REFAH, işte AK Parti.

Bu partiler, milletin manevi ve vicdani beklentilerine, din serbestiyetine hizmet edecekleri sanıldığı için iktidara getirilmişlerdir.

Fakat nedense, bu partiler, -DP ve Refah hariç (çünkü onlar hal’ edildiler)- iktidara geldikten sonra millete verdikleri sözü unuttular. Sisteme yaranmak, millete yaranmaktan daha cazip geldi. İşte şu anda Ak Parti’nin de hızla sürüklendiği nokta o! Halbuki, önünde ibret alacağı üç parti var; DP, AP, ANAP.

Ak Parti onların akıbetine uğramak istemiyorsa ta başlangıca dönmeli. İlk defe hangi NİTELİK ve VAAD ile milletin huzuruna çıkmışsa o hali takınmalı.

Bendeniz, kabine değişikliğini böyle bir amaca hizmet edecek diye bekledim. Fakat tam da onun işaretlerini almadım.

Eğer AK Parti, -özellikle de bir önceki dönem yerel yöneticileri ve bazı bakanlar hakkında- var olan söylentileri tashih edecek bir yol takip etmez ve doğrudan Kur’an ve İslam hakikatlerine hizmet etmeyi prensip haline getirmezse; sistemin hatırını, milletin beklentisinden âli tutarsa, öncekilerin akıbetine uğrar.

O akıbete düşmemek için iki temel farzı ihmal etmemesi gerekir; biri Ayasofya’yı ibadete açmak, diğeri İslam halklar arasında birlik ve beraberlik tesis etmektir.

Tabii ki ne dediğimi biliyorum. Kolay değil bunlar. Çünkü birisi, (Ayasofya’yı ibadete açmak) Batıya karşı bağımsızlığımızın, İslam birliği de Doğu’daki efendiliğimizin mebdeidir. Bizden Heybeliada Rum okulunu açmamızı istiyorlar: “Hay hay açalım! Ayasofya cami, Heybeliada ruhban okulu!” olsun. Olmaz mı?

Eğer Ak Parti bunu yapamazsa; onların her istediği tavizi verdiği halde milletinin beklentilerini ihmal ederse millet nezdindeki hakikatini kaybedecek. Çünkü şu ana kadar ona oy vermiş ana kitlenin hiçbir manevi beklentisine cevap verememiştir.

Şu partiye karşı hala bir umut varsa o da yalnızca ‘Başbakanın samimiyeti’dir. O da bir yere kadardır. Zira her toplum siyaseten nankördür.

Bu dönem Ak Parti için son dönemdir. Ya hayat, ya tarih! Bu tiyniyetle hiçbir iyi niyet uzun soluklu olamaz. Başbakanın samimiyeti de partiyi daha fazla taşıyamaz.

*** *** ***

Bu yazı “02.Mayıs.2009 13:35:36” tarihinde gasteci.com’da “TİYNİYET DEĞİŞMEZSE KABİNE İYİ NİYETTEN İBARET KALIR…” başlığında yayınlanmıştır.

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) - (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) – (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Eski yazılarımın veya konuşmalarımın birinde, “Beni İsrail”, beşer ‘şahs-ı manevisi’nin nefsi hükmündedir. Asla onu yok …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir