…. Varken Yecuc-Mecuc’e Ne Gerek Var!

Hani bir söz vardır; “bir deli bir kuyuya bir taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış” diye.

Bizim durumumuz bundan beter.

Bir deli kuyuya bakmış, suda aksini görünce, feryad etmiş:

-Yetişin beni kuyuya atıyorlar!

Etrafındakiler “yok valla billa öyle bir şey” diyorlar, nafile. “İleride yapmayacağınız ne malum?”

“Tutun bacağından, atın kuyuya …” desem, vallahi hemen bağıracak:

“Bakın! Ben size demedim mi, bunların niyeti beni kuyuya atmak” diye! Hani müziç, yapışkan, sinir çocuklar vardır ya. Döversin bela, bağışlarsın bela. Böyle bir hal içinde mübarek!

* * *

Bu ülkede yaşayıp da kafayı yememek büyük nimet…

Bir de Gorge Bush’a kızıyoruz; Türkler yecüc mecüc demiş, diye.

Emin olun bize iltifat etmiş.

Yecüc Mecüc’ün Türkiye’ye yolu düşse “ben bu tımarhaneye nasıl düştüm Allahım” deyip yecüclükten vazgeçmezse namerdim.

* * *

Bir haftadır izliyorum…

Mahalle baskısı var mı? Türkiye Malezya olur mu?

Mahalle kadar başınıza taş düşsün!

Hele bir de âmil kâmil adamlar televizyona çıkıp tartışmazlar mı? Ahmet Hakan da mübarek, bir eli çenesinde, ellerini göğsünde kavuşturmuş, gayet ciddi soruyor:

-Sen yeni Malezya’dan döndün, var mı bir şey?

Kadıncağız yırtınıyor:

-Yok valla billa yok. Bizim Malezya olmamız için daha çoook fırın ekmek yememiz lazım…

-Le havle… Öbür televizyona geçeyim bari….

* * *

Aaa bu da ne?. Yine bayağı kelli felli birileri oturmuş, bir “mahalledeki baskı”yı tartışıyorlar.

Ben saf saf hanıma soruyorum:

-Ya ne olmuş mahalleye? Hangi mahallede, kim kime baskı yapıyormuş? Yankesiciler, hırsızlar, tinerciler, alkolikler, pitbullar, şehir magandaları yetmedi de şimdi başımıza bir de mahalle dayıları mı çıktı?

Ne oluyor bu memlekete, hiçbir akıllı adam yok mu? Bu nedir böyle? derken merak ettim. Ya bu insanlar gerçekten ne tartışıyorlar?

Bir de öğreniyorum ki, Ertuğrul efendi, kendini mahallesinde baskı altında hissediyormuş… Daha doğrusu birileri ileride kendisini baskı altına alabilirlermiş diye korkuyormuş…

Niye ki?

-Efendim Şerif Mardin öyle demiş

-Niye, Şerif Mardin’in başına, ceviz ağacının altında otururken kabak mı düşmüş ki böyle olmadık şeyler hayal ediyor?

* * *

Efendim meğersem, bir hatuncağız, -acaba bu tabir de mahalle baskısına girer mi. Biz en iyisi Ayşe hanım diyelim- bizim hocalar hocası Şerif Mardin’imiz ile bir röportaj yapmış da kıyamet de ondan kopuyormuş.

Güya hoca, “aman mahallenize sahip çıkın, bak geliyorlar sizi dövebilirler” diyesiymiş…

Ya, hoca aklı başında bir insan, böyle vehim üzerine konuşmaz, hayale taş atmaz, hele bir anlayalım, dedim.

Girdim internete, durumu Google amcaya da sordum.

Tuhaf bir utanmışlık içinde “Ya ben de anlayabilmiş değilim. O röportajı okuyorum okuyorum, bunların anladığı cinsten bir şey bulamıyorum. Her halde benim anlama kabiliyetim kıttır. Bu bilinmesin diye de susuyorum” demez mi?

-Haydaaaaa al başına belayı.

Bari ben kendim okuyayım dedim. Okudum. Bir daha okudum. İnan bir daha okudum.

Bayağı güzel bir röportaj!

Hoca, bir bilim adamı ve sosyolog. Tam öyle birinin vereceği cinsten makul, ön yargısız ama her ihtimali dikkate alan nefis bir sosyal oluşumlar tahlili yapmış. Harika cevaplar vermiş.

-Peki hatuncağızın –pardon- Ayşe hanımın derdi ne?

-Derdi geçim!

Tabii bir de şey! Yani hayat tarzı mı varmış neymiş. Bir de o elden gidiyormuş!

Ne yapsın, o da koruyacak tabii!

Ve ayrıca “bağımsız bir gazeteci olarak” kendisinden isteneni yapıyor. Ertuğrul efendinin korkusuna bir gerekçe bulacak, ya!

Koskoca Ertuğrul Özkök durup dururken korkmaz a!

-“Ya vehim ediyor, vesvesesinden ürküyor” mu diyeceğiz şimdi. Madem ki, korkmuştur illa ki bir gulyabani bulmamız lazım!

Soruyor Ayşe kadın, Kunfu’daki Çekirge misali:

-Dinciler –Ak partililer buradaki dinciler oluyorlar- geliyorlar, bizi dövebilirler mi hocam?

Hoca cevap veriyor:

-Olabilir de olmayabilir de. Zaman gösterir!

Ayşe kadın için işlem tamamdır. Beklenen cevap alınmıştır:

-“Hoca da bunların bizi dövebileceği görüşünde”!

Helal sana Ayşe kadın! Bir sene daha Hürriyette çalışma hakkı kazandınız!

Öyle ya, bak Şerif Mardin’e bile söyletti.

– “Olabilir!”

Bunun, bilimsel bir sosyolojik hassasiyetle söylenmiş, ihtimal cümlesi olması kimin umurunda.

-Olabilir de olmayabilir de?

-Yani mümkündür Karadeniz batar.

-Batabilir mi?

-Batabilir!

Haydaaaa al bir konu daha. Karadeniz batar mı batar. Tartış dur.

Türkiye’yi başka türlü nasıl idare edecekler. Salla gitsin. Karadeniz’in batma olasılığı var mı? Var. O zaman batacak demek! Makul olup olmaması mühim değil. Önemli olan Ertuğrul efendinin kaziyesi!

* * *

Ben bu insanların Türklüklerinden de Türkiye’de yaşadıklarından da şüphedeyim.

Müslüman olduklarından da…

Hatta herhangi bir azınlık grubuna mensup olduklarından da şüphedeyim.

Eğer Türk olsalar ve Türkiye’de yaşasalar, böyle bir ihtimal olmadığını bilirler. Bir Müslüman gibi düşünseler, bunu yüreklerinde hissederler ki yalandır!

Bir azınlık olsalar, yine bilirler. Osmanlı gibi şeriatla idare edilmiş kocaaa bir din devletinde asırlarca yaşadılar, burunları kanamadı. Varlıklarını, kültürlerini ve dinlerini göğüslerini gere gere yaşatıp geldiler. Kimse bir şey demedi. Hatt, Batılılar işin içine girip aramıza nifak sokuncaya kadar, kendilerini azınlık bile bilmediler.

Ermenilerin tehcir olayının dinden kaynaklanmadığını komitacı Antranik bile kabul etmiştir.

* * *

Peki bu Ertuğrul efendinin derdi ne?

İşte asıl bunu tartışmak lazım! Bu korku ve telaşın gerekçeleri tartışılmalı.

Neden korkuyor? Öldürdüğü kaplanların ruhunun kendisinden intikam alacağını mı sanıyor? Dersu Uzala da kaplanlardan korkardı ama sonunda onu bir şehirli öldürdü…

Ermenisi, Yahudisi, Rumu korkmuyor, Müslüman –ben öyle zannediyorum diye öyle yazdım, rahatsız olursa değiştirebilirim- Ertuğrul efendi niye telaş içinde?

Bir zamanlar da ordunun, “Türk milletinin dinine bağlılığını, en büyük tehlike gördüğü” söylenmişti. Güya 28 Şubat’ın maddelerinden biri de oymuş.

Kim bunlar?

Demokrasiden rahatsızlar. Hürriyetlerden rahatsızlar. Dinden rahatsızlar, bu milletin kendi örfüne sahip olmasından rahatsızlar? Ordunun milletiyle barışık olmasından rahatsızlar. Ülkenin gelişmesinden, komşuları ile iyi ilişkiler içinde olmasından rahatsızlar…

Kim bunlar arkadaş,bilmek istiyoruz?

* * *

Acaba diyorum, şu uzay filimleri falan doğru mu?

Yani Ertuğrul Özkük ve “mahallesinde oturanlar” uzaydan gelme olabilirler mi? Bu minnacık dünyada, bu kadar canlı yaşadığına göre uzayda da canlı vardır elbet. Mesela Ertuğrul ve mahallelisi, Ayın karanlık tarafından gelen Saylonlular olamasınlar?

O yüzden bilmiyor olabilirler bu memleketin geçmişini, tarihini, ananesini, örfünü, izanını.

Şu hale bakın. Memleket neyi tartışıyor.

Yecüc Mecüc gelse, bir süreliğine burada yaşasa, vallahi kafayı yememek için kaçar giderler. Bu efendiler varken bozgunculuk için bize ihtiyaç yok diyecekler.

Bu ne biçim gazetecilik, bu ne biçim basın ahlakı!

* * *

Basın Ahlakı demişken aklıma geldi. Bir arkadaşım var, güvenlik üzerine bir sektör dergisi çıkarıyor. Onun basın ahlakı ile ilgili espriyle karışık bir yakıştırması var. Şöyle der:

-“Basın ahlakının en temel kuralı, kendisinden para aldığım insanın aleyhine yazmamaktır”

Görüyorsunuz bayağı etik!

Bunların böyle bir ahlakı da kalmamış. Çünkü Aydın Doğan kadar bu iktidardan yararlanmış bir tek Koç varsa vardır.

Bu ne doymazlık böyle! Hep vereceksin hep vereceksin hep vereceksin.

Buradan Kadir Topbaş’a yalvarsam, desem ki, Aydın Doğan Hilton’cuğunun yanına bir Hiltoncuk daha koymak istiyor galiba, bir yardımcı olsan! Hem bak, mahalle baskı altında. Yap bir iyilik de şu mahalleli de baskıdan kurtulsa. Yani öyle bir şey olmadığı anlaşılsın diye… Olmaz mı?

-Kırma beni be başkan! Biraz da olsa tanışıklığımız var. Yap bir iyilik. Bak Ertuğrul ağabeyin psikolojisi bozuluyor. Patronunu yatıştırması lazım. Ha, ne dersin?

Hem bakarsın hala bir miktar “basın ahlakı” da kalmıştır?

Yani benim de aklıma başka çare gelmiyor ki, Ertuğrul efendiyi rahatlatmak için.

Ne yapılır bilmiyorum, şu ramazan günü?.

* * *

Ben bir şeyler söylesem buradan, bir faydası olur mu acaba?

-Korkma Ertuğrul abi! Seni döven olmaz. Senden daha beterleri geldiler geçtiler bu milletin içinden. Gıkları bile çıkmadı. En sevdikleri başbakanı asanlara bir şey yapmadı bu millet, sana ne edecek?

Bu millet imparatorluk kurmuş bir millettir. Derisi geniştir. Toleransı yüksektir. Bağışlayıcıdır.

Sonra, onun din anlayışı da sandığın gibi değil. O bir gönül yapmayı bin hacdan evla gören bir yaklaşımdan geliyor. Yeter ki sen ihanet etme. O hep seni alicenabane karşılar.

Bilirsin bu milletin bir zamanlar rum seyisi, ermeni marangozu, arap bacısı, laz ustası, kürt bekçisi vardı. Hiç biri diğerinden rahatsız olmazdı. Hepsini kardeşi bilirdi. Avlusuna mescid kurardı ama ihtiyaç varsa yanına kilise ve havra da yapardı.

O yüzden korkama, seni de anlayabilir.

Kendini mahallede yalnız hissediyorsan o başka.

Buna bir şey diyemem. Sakın o da, Emin ağabeyi mahalleden kovmanın burukluğu olmasın?

Çünkü bizimkilerden sana bir şey geleceğini sanmıyorum. Hem senin mahalleye kadar gelemezler zaten. Bir Ahmedimiz vardı oralara gelebilecek, onu da zaten “mahalleniz”e aldınız. Daha gelip orada sana baskı yapacak kimsemiz de yok zati.

Sen asıl kendi mahallendekilere dikkat et. Onlar seni satabilirler. Sen her iktidara bir kurban vermeye devam edersen, bir gün gelir, mahallede sana selam veren kalmaz. Bu baskıdan korkuyorsan ona yapabilecek bir şeyimiz yok. Ama sana tavsiye ederim. Orada sıkılırsan bizim mahalleye gel. Sana mahallemiz açıktır!

Daha ne yapabilirim bilmiyorum.

Hani üzülüyorum cidden. Bu psikolojik travma seni yer bitirir. Biliyorum o psikolojileri! Sen şükret, senin problemin sadece mahallen ile ilgili. Bize vatanı dar ettiniz yıllarca. Bilirim yani öz vatanında parya olmanın psikolojik yıkımını. İnsanı, ölmeden öldürür. O yüzden sana yardım etmek isterdim. Ne etsek ki acaba!

* * *

Son sözümü can kulağı ile dinle, rahatlarsın:

Dert etme be kardeşim!. Fani dünya! Bir kere yarın mahallende baskı olacağı belli değil. Öyle bile olsa o tarihte sen hala o mahallede oturuyor olacak mısın o da belli değil. Böyle vaktinden önce kötü hayaller kurup hayatı kendine ağırlaştırma! Hem bu dünya böyle işte. Bugün sana yarın öbürüne.

Ha bu arada, duydum ki sizin mahallede muhtar değişimi söz konusu imiş. Birileri Zafer Mutlu’luğu içindeymiş.

Üzülme! Eğer buysa korkun, gel bizim mahalleye sana hemen bir muhtarlık buluruz. Böyle bir şey varsa çekinme? Söyle ona da bir çare buluruz?

Sen yeter ki şu hafakanlardan kurtul. Memleket feda olsun senin mahalle korkuna kardeşim!

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) - (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) – (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Eski yazılarımın veya konuşmalarımın birinde, “Beni İsrail”, beşer ‘şahs-ı manevisi’nin nefsi hükmündedir. Asla onu yok …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir