Ya Asker Çözecek Ya Askerle Çözülecek!

Artık kanaatim tam. Bu ülke düzelecekse bunu, asker yapacak! Neden böyle düşündüğümü söyleyeyim.

  1. Türk askeri öteden beri devlet kurucudur ve üstelik elinde silah var.
  2. Siyasiler, ülke için risk alacak kadar cesur ve vatanperver davranmıyor.
  3. Siyasetçinin elinde problemlere ait ne reçete var ne çözüm örneği…
  4. Hiçbir siyasi kadro, hazırlıklı ve temrinleri yapılmış programlarla iktidara gelmiyor.
  5. Bu devletin, üzerine inşa edildiği insan malzemesinin niteliği belli değil.
  6. Çözüm teklif edenler, “taraf oldukları” için ekseriyet nezdinde inandırıcı olamıyor. Farklı maksat taşıyanlar, doğru da söylese itibar görmüyor.
  7. Sosyal kutuplaşma derinleştiği için, doğru teklif ve çözümler önerilse bile ekseriyetinin mutabakatına mazhar olamıyor. Çünkü toplumsal anlayış homojen değil.
  8. Siyasiler meşruiyetlerini dış itibara endeksledikleri için bağımsız olamıyorlar. Bu yüzden de son sözü daima asker veya arkasında askerin posterini asan söylüyor…
  9. Ve en kötüsü, maalesef siyasetçiye de askere de sözünü dinletecek akil adamlarımız yok.

Şimdi bu maddeleri açacağım. Tabii ki hepsi bir yazıya sığmaz. Peyderpey aktaracağım. Ve tabii ki aklımın erdiği kadarıyla…

Aklımın da, ancak sizin, anlayacağınız kadar ereceğini tahmin edersiniz. Çünkü aslolan anlaşılandır.

* * *

Türk askeri öteden beri devlet kurucudur. O yüzden de en eski dönemlerden beri toplumun din ve düşünce kodlarıyla yakından ilgilidir. Devleti kurmakla kalmaz onu izlemeye de alır. Halkının içindedir. Onun ne yediğini ne içtiğini, neyle ilgilendiğini bilir. Onun gibi yaşar, onun gibi algılar ve onun gibi düşünür.

Devlet idaresinde, kendince suyun ters aktığını gördüğü an, müdahale edip arkın yönünü değiştirir. Sonra yine kışlasına döner. Böyle yapma hakkını da Türk halkının, “ordu millet” olması geleneğinden alır. Yani devlet, daima biraz da ordudur.

Fakat halkının inancına müdahale etmez.

Ordunun, toplumun dinine müdahale ettiğine dair tek örnek var elimizde. Yanılmıyorsam 400-500’lü yıllarda dönemin Türk hakanları, Çin’in kültürel baskısına yenik düşerek, Budizme merak sarmışlar. Ve halka da benimsetmişler.

Ne var ki, ‘Budizm elbisesi’ Türk’e uymamış. Ordunun icraatları, sık sık Budist Türklerin fistanına dolaşınca askerler, hakanlara baskı uygulayarak Budizm’in yasaklanmasını istemişler.

Ve bunu da başarmışlar…

* * *

Bilindiği gibi, Türklerin yönü ta Ergenekon’dan çıktıklarından bu yana Batıya doğrudur. İktidarının kızıl elması, hep batıdadır…

Nitekim, İslam Medeniyeti içinde yer alma arzusu da, bir batılılaşma hareketidir. İslam’ın dünya görüşü ve insana yüklediği misyon, tam da cevval ve savaşçı Türk ruhuna uygundur. İslam bayrağı altında kendisini bulur Türk. Artık, cihana nizam verme mefkuresinin ilahi bir yönü de var. Bir misyon taşıyıcısı ve adalet savaşçısıdır…

O yüzden İslam medeniyeti içine dahil olduktan kısa bir müddet sonra, onu İslam adına iktidar olmuş buluruz. Karahanlılar, Selçuklular ve nihayet Osmanlıları kurarak İslam medeniyetine derin ve köklü hizmetler eder…

Anadolu’da haçlılara karşı verdiği amansız mücadele için Said Nursi, “Türklerin bu kahramanlığı olmasaydı, insanlık küfr-i mutlaka düşecekti” der…

* * *

Türklerin İslam için iyi asker olacağını ilk keşfeden, Türklerle ilk büyük savaşı yapan Kuteybe bin Müslim’dir. Maveraünnehir önlerinde 715’te gerçekleşen Talas Savaşı’nda, “iman erleri” , “türk cengaverlerini”ni yenerler. Yenerler ama hayli de zorlanırlar. İslam kumandanı Kuteybe Bin Müslim, karşısındaki orduya hayran kalmıştır.

Savaş tazminatı istemez. Buna karşılık seçme 2 bin Türk gencini alır. Bu gençler bugünkü Bağdad’ın güneyinde inşa edilen bir garnizona yerleştirilirler ve orada savaşçı askerler haline getirilirler.

Bu insanlar ve çocukları Emevi ve Abbasi ordusunda büyük hizmetler gördüler. Türklerin yeğeni Halife El-Memun zamanında Abbasi ordusunda Türk asker ve komutanların ciddi bir ağırlığı vardır.

Abbasilerin son dönemine, işlerin doğru idare edilemediği dönemine geldiğimizde görüyoruz ki, Türk komutanlar yine müdahale etmeye başlamışlar. Halifeleri ve sultanları tahttan indirip, tahta çıkarıyorlar. Son Abbasi halifelerinin 8’i Boğa El-Kebir, Aşnas, Inık gibi dönemin ordu kumandanları tarafından darbe ile görevden el çektirilmiştir.

Tam bu sırada Maveraunnehirin ötesinden akın akın gelen Türk boyları İslam Yurtlarına girmeye başlarlar.

Kısa bir zaman sonra bir de bakmışız ki ilk Müslüman Tark devleti kurulmuş; Karahanlılar. Ve hemen ardından Selçuklular.

Karahanlılar ve Selçuklularda, Sultan aynı zamanda ordu kumandanı olduğu için isyan yahut darbe falan yok…

Osmanlıların ilk döneminde de durum Selçuklularda olduğu gibidir.

Ne zaman ki padişahlar, savaşta artık ordunun başına geçmez olur, asker de mızıkçılık yapmaya başlar.

* * *

Osmanlı döneminde askerin darbe geleneği biraz biçim değiştirmiştir. Çünkü o dönemde askerin kaygısı, devletin bekası ile değil maaşı ile ilgilidir. Sık sık “önde ot arabası” var deyip, maaşlarını ayarlatma isyanları çıkardıkları dönemdir Osmanlı dönemi.

Tabii Saray entrikalarına destek verdikleri de olur. Ama her seferinde “şeriatı korumak”tır bahaneleri. O zamanlar askerimizin üzerine titizlendiği şey şeriattır.

Osmanlıyı, üç yüz yıl boyunca biz içerden birileri de dışardan uğraşarak yıktık sonunda.

Yerine de Cumhuriyeti kurduk.

Tabii bu işler o kadar kolay olmadı. Osmanlı ölürken, beraberinde çok şeylerimizi de alıp gitti. Eskiden bir erkek ölünce karısını ve hatırası olan eşyalar da onunla birlikte gömerlermiş. Osmanlı da öyle yaptı. Kendisi ile birlikte bize hayat veren birçok değeri alıp gitti.

Millet olarak dünyadaki itibarımızı, izzetimizi, söz söyleme hakkımızı, kale alınma vasfımızı kaybettik. Artık biz, değil nizam veren, fikri bile sorulmayan bir toplum olmuştuk.

Tabii diğer İslam yurtları da bundan etkilendi. Dünyanın öbür taraflarında meydana gelen sosyal, siyasal ve bilimsel gelişmeler İslam yurtlarında büyük bir zemin kaymasına yol açtı. İslam medeniyetinin zemini kaydı.

Bu gün İslam medeniyetini değerleri, Picasso’nun saatleri gibi… İbreler doğru rakamı göstermiyor. O yüzden dün bizim saadetimizin teminatı olan şeriat, bugün öcü olmuş. Tehlikenin en büyüğü yani!

Artık “İslam en büyük tehlikedir”; Gorge Bush öyle diyor! Chirak da öyle diyor. Salman Rüşdi de! Ve tabii, ataları şeriat için can vermiş binlerce insanımız da öyle diyor… Kahrolsun şeriat!

Askerimizin de bu kanaatte olmadığını söyleyecek biri var mı?

Ne Şeriat, en kusur ettiğini biliyor, ne de kahrolsun şeriat diyen aslında neye kızdığını biliyor. Ona şeriat tehlikedir denmiş. Ne yapsın!

Arap sosyalistlerin, anarşist fikir ve eylemlerine İslam gömleği giydirip, onu İslamcılık diye dünya piyasalarına sürdükten sonra yaşanan olaylar da maalesef bu yargıyı güçlendiriyor!

İslamcılık, İslam’ın yerine, dincilik dindarlığın yerine ikame edildi. Ve tebliğ de propagandaya dönüştürülünce, İslam da bir ideoloji oldu(!) Tıpkı Siyonistlik gibi!

Maalesef İslam dünyası, Türkiye’deki dini hareketlerin geçirdiği sürece benzer bir süreç de yaşamadıkları için kendilerini “update” (güncelleme) edemediler.

Bu asrın başında Said Nursi, yeni dönemde tebliğ tarzının nasıl olması gerektiğini izah etmeseydi belki biz de hala Usame bin Ladin’i alkışlayacaktık. Şöyle diyor:

“Evet evvelâ: Başta “Artık dinde zorlama yoktur” ayetini ilk cümlesinin, cifir değeri 1350’dir. Bu ayet, o tarihe özellikle parmak basar ve bize şunu demek ister: O tarihte, din ile dünya işleri birbirinden ayrılır. Dinde zorlamaya, din için baskı ve tedhiş uygulaya, cihad maksadıyla silah kullanmaya mani olan vicdan hürriyeti, hükümetlerin ve anayasaların olmazsa olmaz esası haline gelecek ve bir siyasi düstur olacak. Hükûmet lâik cumhuriyete dönecek. Buna karşılık mânevî bir dini cihad, îmân-ı tahkikî kılıncıyla olacak. (On Birinci Şua )

Tabii ki, onun bu zamandaki cihadın üslubuna dair söyledikleri bundan ibaret değil. O artık sadece bilginin, fikrin ve değerlerin yarıştırılması gerektiğine inanır ve bu dönemdeki cihadın böyle olması gerektiğini haber verir.

Bu anlayış, Türkiye’deki demokratikleşme, hürriyet ve cumhuriyeti benimseme sürecine en ciddi katkıyı yapmış bir yaklaşımdır. Ve Türkiye’deki dini anlayış açısından da fevkalade önemlidir.

Bu ayna zamanda, Türkiye’nin, asla, Malezya veya İran veya başka bir İslam ülkesine benzemeyeceğinin teminatıdır…

Diğer İslam yurtlarında böyle bir tecrübe yaşanmadığı için, eski gelenekleri sürdürmekten başka şansları yoktu. Batının, insafsız hegamonyası ve dayatmasına karşı kendi benliğini savunmak için İslam gençlerinin yapabileceği tek şey şiddete başvurarak kendini savunmaktı. Çünkü bildiği cihad, kılıç kullanmayı öngörüyordu. Zamanın değiştiğini bilmiyordu. O yüzden de komünizmin yöntemlerini İslam için kullanmakta beis görmedi. Ve sonunda terörle özdeşleşmiş bir İslam imajı yaratıldı.

* * *

İşte Türk ordusunu bugün en çok laiklik konusunda titizlenmesinin sebebi bu terörle özdeşleşmiş İslam görüntüsünden Türk toplumunu uzak tutmaktır. Bu bir.

İkincisi, dahildeki dini cemaatlerin kendi aralarında giriştikleri saklı mücadelelerin, su yüzüne çıkması halinde ülkeni ciddi tehlikeye gireceğini bildiği için, laiklik konusunda titizleniyor. “Laiklik elden giderse üniter yapı da bozulur, devlet de elden gider” zannediyor. Pek de haksız sayılmaz.

Böyle inandığı ve kendisini böyle şartlandırdığı için askeri kınamaya hakkımız yok. İnsan ürkmesi hayvan ürkmesine benzemez çünkü. İnsan bir kere ürktü mü, sittin sene unutmaz. Bak, Batıllar unutabiliyor mu Osmanlı korkusunu!

Evet, askerimiz titizleniyor laiklik konusunda. Ama biz diyoruz ki, bu korku fıtri ve doğal değil. Belletilmiş bir korku!

“-Aman ha İslam tehlikedir!” ; bizim ordunun fikri olmamalı. Çünkü hiçbir ordu dinsiz ve moralsiz olamaz. Bunu en iyi bilecek, Türk komutanlardır.

Elbette İslam dünyasındaki, cumhuriyet ve hürriyet anlayışını hazmedememiş, cihadı hala kılıç sallamak zanneden anlayış en az, Tanrı askerliğine soyunan Bush’un demokrasi anlayışı kadar tehlikelidir.

Siz o kan ve vahşet getiren demokrasi anlayışını medeniyet kefesine koyacaksınız, aczinden dolayı eylemlere girişen mazlum insanları da cani addedeceksiniz!

Bu yanlıştır!

İslam’la İslamcılığı, dindarlıkla dinciliği ayırt edecek imkanları var ordunun. Öyleyse topyekün dine ve dini sembollere karşı durmak, Türk ordusunun işi olamaz ve olmamalı.

Siz bir orduyu maaş aşkıyla ayakta tutamazsınız. Onun efradını “ölürsem şehidim” diyecek gerekçeden mahrum ederseniz, kim niye canını feda etsin ülke için, vatan için.

Bugün canını seve seve veren çocukların yüreklerini deşseniz orada göreceksiniz ki şehidlik arzusu vardı!

İslam tehlike imiş!

-Kim diyor bunu?

-Türkü de deccal görenler!

Peki İslamiyet ile hayat bulmuş ve yıllarca onun sayesinde âleme nizam vermiş Türk milleti neden korksun İslam’dan. Ve neden onun için de din tehlike olsun?

Elbette askerimiz, devletin bekasını ve devamını düşündüğüne göre, tehlikelere karşı müteyakkız olacaktır. Olmalı da. Peki gerçekten ordumuz bu açıdan durması gereken yerde mi duruyor?

Siyasi istismar ve medyanın fişteklemesiyle Ordunun, gerek siyasete, gerekse dine ve dini anlayışa karşı takındığı tavır doğru mu?

Bence hayır!

Bu duruş, ne orduya, ne devletin bekasına, ne de milletin yararına hizmet ediyor. Bu milleti ve ordusunu seven biri olarak bunu söyleme hakkını kendimde buluyorum. Ve diyorum ki, ordu, yıllardır laikçilik adı altında bu milletin imanını izanını dinamitleyen kesimlerle aynı safta imiş gibi algılanan duruşunu değiştirsin.

Bulunduğu yerden seyrettiği manzara onu yanıltıyor olabilir. Başı kapalı bir annenin çocuğunu alıp cepheye sürmekte beis görmüyorsa, o annenin kışlaya, garnizona, askeri tesislere ve kantinlere germesini neden yadırgıyor?

Asker, lojmanına çekilmiş. Kışla ile lojman arasında gidip geliyor. Toplumu sadece bir takım medyanın yansıttığı pencereden izliyor. Böyle değilse bile görüntü bu, algı bu. Kendisi toplumun içinde değil.

Daha 15 – 20 sene önceye kadar mahallede, sokakta albayımız, binbaşımız, yüzbaşımızla birlikte mahalle pazarında alışveriş yapardık.

Yine oyla olmalı demiyorum. Keşke bu milletin gücü olsa da hepsi sırça köşklerde otursalar. Ama diyorum ki ordu acilen sivillerin gerçek devletten beklentilerinin ne oldu ile ilgili araştırmalar yapsın ve yeni çözümler, yeni yaklaşımlar üretsin. Sıkıntımı dile getirmek için her sesimi yükselttiğimde bana silah çekmesin…

O yüzden diyorum ki askerin omzunda akrep var! Buna kızmaya hakkı yoktur. Eğer akrep yoksa bu iftiranın ona vereceği bir zarar da yoktur. Değilse, o akrebi omzundan atması onun hayrınadır.

Çünkü anlaşılıyor ki, bu çözülmeye ve dağılmaya doğru giden gidişatı ancak o durduracak.

Öyleyse, asker, “Ben de hata yapıyor olabilir” diyebilme cesareti göstermeli ve kenara çekilerek kendisini gözden geçirmeli. Ve bir kişi bile kalmayıncaya kadar kendi halkının yüreğini kazanmalıdır. (hainler her zaman olacaktır)

Bir sonraki yazıda, “Siyasiler, ülke için risk alacak kadar cesur ve vatanperver davranmıyor” konusunu işleyeceğiz.

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) - (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Ayağı Yere Basmayan Bir Yazı (I) – (Lucifer’in İktidarı yahut Deccalizm)

Eski yazılarımın veya konuşmalarımın birinde, “Beni İsrail”, beşer ‘şahs-ı manevisi’nin nefsi hükmündedir. Asla onu yok …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir