Ceviz Kabuğu’nda Aczimendilik

Aczimendilerle ilgili ilk yazıyı bendeniz kaleme almıştım…

Özellikle de kendilerini Nurcu diye tanıtmalarına sinir olmuştum. Hatta galiba biraz da ileri giderek, bu insanların Risale‑i Nur’a gölge düşürmek için ortaya çıkarıldığını düşünmüştüm…

Geçtiğimiz pazartesi gecesi HBB kanalında yayınlanan, Hulki Cevizoğlu yönetimindeki Ceviz Kabuğu proğramına konuk edilen Müslüm Görbüz‘ü dinlerken, hem ifadelerimi, hem kanaatlerimi tashih etmem gerektiğine karar verdim…

Bir kere şunu baştan belirtelim. Bu proğram, Cevizoğlu’nun bugüne kadar yaptığı proğramların en maksatlısı, en taraflısı ve en yavanıydı…

Çünkü Müslüm Gürbüz’e yönelik her hareketinde, her tavrında “Ben seni buraya madara etmek için çıkardım” der gibi bir hava vardı… Bu da ona hiç yakışmadı. Çünük bugüne kadar toplum nezdinde edindiği iyi bir ünü vardı. Bunu zedeledi…

Ne ise konumuz Cevizoğlu değil Müslüm hoca…

Vallahi ne yalan söyleyeyim, Müslüm hocayı sevdim… Babama, dedeme duyduğum bir yakınlık gibi yakınlık duydum…

Saf, temiz, pürüzsüz, dolaşıksız, yalansız, samimi ve cesur… Nasıl inanıyorsa öyle söylüyor… Ne taikiye yapıyor ne edebiyat.

İşte onu “zararsız” yapan da galiba bu! Risale‑i Nur’dan birşeyler bildiği kesin. Ama onu anladığını söylemek zorun da ötesinde bir şey… (Mamafih, Bediuzzaman’ın en büyük talihsizliği onun ne sevenleri ne de karşıtları tarafından yeterince anlaşılmış olması)

Müslüm hoca pervasız. Bu pervasızlık imanından kaynaklanıyor olabilir ama ferasetli olmak da imanın iicablarındandır… Sonra bu halıyla bizzat üstadım” dediği insana da ters düşüyor. Şimdi Müslüm hocaya sorabiliriz:

‑Bu haliniz, müntesibi olmakla övündüğünüz Bediuzzaman’ın “sırran tenevveret” düsturuna aykırı düşmüyor mu?

‑Asayişten yana olduğunuzu söylüyorsunuz, bütün menfi güçleri müslümanların üzerine çekiyorsunuz. Bunlar çelişki değil mi?

………..

Sonra bir muğalata daha yapıyor, Müslüm hoca. Üzerindeki kıyafeti, “islamın kıyafeti” diye lanse ediyor ve Peygamberimiz’in böyle giyindiğini söylüyor… Ama başındaki sarığın İran daha doğrusu Hint sarığı olduğunu unutuyor… Böylece güya her halinde sünnete ittiba ettiğini anlatmak istiyor…

Süntte ittibadan hocanın anladığı bu ise vay müslümanların geleceğine?

* * *

Bir menkıbede okumuştum. Veli bir zatın takvasını anlatmak için şöyle bir hikaye anlatılıyordu:

Bir mübarek zata bir dostu karpuz hediye etmiş.

Günler sonra o zat, veli dostunu yeniden ziyarete geldiğinde, Karpuz’un hala öylece durduğunu görerek, “niçin onu yemediğini” sarmuş.

O da “Hz. Peygamber’in karpuz yiyip yemediğini veya yemişse nasıl yediğini bilmediğim için yemiyorum” cevabını vermiş…

İşte bu hal takva diye anlatılıyor.

Bize göre bu hal takva değil, çağının imkanlarını kullanmamaktır, çağdışılıktır… Karpuzun özü yerine kabuğunu yemektir. Oysa Hz. Peygamber, İslamı en iyi anladıklarında şüphe etmediğimiz sahabelere, Veda Hutbesi’nde şöyle sesleniyordu:

“‑Burada dinlediklerinizi sizden sonrakilere aktarın. Belki onlar sizden daha iyi anlarlar!”

Ama hiç bir peygamber yeterince anlaşılmamıştır. Ümmet her mesajı kendi bildiği gibi tevil etmeye çalışmıştır… Kırkıncı Hocamız’ın da ilgili fıkrayı, o anki  maslahata uygun aktarması gibi…

* * *

Dinleri inhırafa götüren ya ifrattır, ya tefrit… Yahudiler, ilahi hükümlerde ifrat ettiler, Hırıstiyanlar ise tefrit ettiler…

Peygamberlere olan muhabbetlerini aşırıya vardırıp onları  haşa “Allah’ın oğlu”  yerine koydular. Bir kısım helalleri terk, haramları helal kıldılar.

Cenab‑ı Hak hiç bir dişi ve erkeğe, evlenmeyi yasaklamadığı halde, hırıstiyan ruhaniler kendilerine bu nimeti haram kıldılar. Sonra da bu alanın en iğrenç meyvalarını devşirdiler…

Kısacası, Allah’ın kükümlerinde aşırılık veya laçkalık, akibeti belli olmayan sonuçlara götürür toplumları…

Dolayısıyla bu mevzularda alıntı yapılırken insafı ve maksad‑ı ilahiyi elden bırakmamak gerekir. Özellikle Kur’an adına konuşanlar, eğer her hareketlerinde doğrudan Kur’an’ı dikkate vermezler veya kendi sözleriyle kuran’ı gölgeleyecek olurlarsa, fikirlerinde isabet bile etseler hata etmiş olurlar. O sözden nur ve irfan hasıl olmaz…

Müslüm hoca kıyafetini “islami” diye niteliyor. Bediuzzaman ise kendisine yapılan zulümlere tavır olusn diye halini bozmadığını söylüyor. Ama talebelerine “İslami kıyafet budur, illa da böyle giyineceksiniz” diye bir kıstas getirmiyor.

* * *

Müslüm hocanın anlaşılan münazara tekniği ve sosyal ilişkileri de zayıf. Karşısındaki insanın kıyafetini “düttürü züttürü” olarak nitelemek, tebliğin sırrına aykırıdır…

Ama Neslihan hanımın “sizi seksi buluyorum” sözlerine tebessümle karşılık vermiştir.

Sonra belediye nikahı yapmış bir çiftin çocuklarını, hem de kaba bir tabirle “piç” diye nitelendirmek, değil Müslüm hocaya, en sıradan bir dindara bile yakışmayacak bir tavırdır… Müslüm hocanın, bugün, vicdani bir sorumluluktan öteye gitmeyen dini nikahı, tarafların hukukunu zabt u rapt altına alan resmi nikaha tercih etmesi de tuhaftır…

Nikahtan maksat dua mıdır, yoksa, iki kişinin evlendiğinin deklare edilmesi ve tarafların hukuki durumunun kayıt altına alınması mıdır?

………

Her hükmün bir illeti, bir hikmeti vardır. Bazan illet ile hikmet iktiran eder, yakınlaşır. O zaman da hikmet ile illet birbirine karıştırılır… Nikah da böyledir…

Nikahın illeti, neslin devamıdır… Ama hikmetleri sayısızdır. Nitekim bu yüzden İmam Azam, nikah şartlarını bizim bile zor kabulleneceğimiz bir kolaylığa indirmiştir. Nerde ise iki kişinin anlaşmasını yeterli bulmuştur. O yüzden İmam Şafii, “Hanefi olup da zina işleyenlerin aklına şaşarım” buyurmuştur.

Öyleyse Müslüm hocanın, toplumun yarı nüfusunu, nesebi gayrı sahih ilan etmesi yanlıştır, ifrattır…

Sanırım o söz maksadı aşmıştır. Tabi bu sözün telaffuzunda, Cevizoğlu’nun Bedri Baykam’a ‑yalakalak sayılacak kadar‑ yakınlık ve taraftarlık göstermesi de etkili olmuş olabilir. Ama bir mürşidin, asla sukunetini kaybetmemesi ve 60 milyon insan karşısında daha yumuşak bir tavır sergilemesi gerekirdi…

Müslüm hocanın tenceresi ise hemen taşıveriyor…

Allah’tan Toktamış Ateş hoca devreye girdi de hem nurculuğu, hem nurcuları kurtardı…

* * *

İşimiz gerçekten zor. Üstad, harici cihadı bile “Kur’an’ın berahin‑i katıasının elmas kılınçlarına” (Kur’an’ın delillerine) havale ederken, Müslüm hoca’nın bütün düzenlere, mefhumlara, kavramlara savaş açması da meslek ve meşrep açısından onu Risale‑i Nur’un dışına taşıyor.

Beyne beyn olan insanları da islamın aleyhine tavır almaya ikna ediyor bu tür çıkışlar…

Sonuç olarak koca bir proğram ceviz kabuğunu doldurmadı…

 

Mete Buluthan

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Ey Müslüman Allah İçin Bir Şey Yap!

Bediuzzaman, Osmanlı’nın son demlerindeki ızdırapları derinliğine yaşamış bir insandır. Dönemin bütün samimi aydınları gibi o …

Yorum Yok

  1. “Beyne beyn olan insanlar” dan mana nedir?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir