Dansöz ve Profesör

Geçenlerde, televizyonda, okul yıllarından tanıdığım bir arkadaşımla yapılan bir mülakatı izliyordum…

Biraz da gururlanarak, mutfakta bulunan eşimi de izlemesi için çağırdım. Aynı sınıftalardı  ve hepimiz aynı fakülteden mezunduk…

Tam bu sırada arkadaşımın titri ekrana geldi… Eşim:

‑Aaa profesör mü olmuş! Hayret. Aferin vallahi. Sonra acele ile yeniden mutfağa dönerken:

‑Profesörlük mü ucuzladı, yoksa biz mi hayattan koptuk. Aklında kalmış bir çalışması var mı? deyip gitti.

Ben bunu önce, ikisinin aynı kürsüden mezun olmalarının getirdiği beşiri bir kıskançlık kabul ettim. Sonraki günlerde, hanımın haklı olabileceğini düşünerek, araştırdım. Üçbeş makale, bir iki soluksuz kitap… Hepsi bu…

Tam bu sıralarda Türkiye’deki bilimsel çalışmalarla ilgili bazı veriler elime geçti… Ve gördüm ki, bu küçümsediğimiz arkadaşımız, bir çok öğretim görevlisine göre zirve…

En azından sahısıyla iligili bir iki özgün makalesi ve bir iki çevirisi var… Onun adına sevindim. Ama Türkiye adına kahroldum… Tabii, doktoramı YÖK yüzünden yarıda bıraktığım için de…

Zihnim bununla meşgulken, Atatürk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü Başkanı Prof. Dr. Metin Balcı’nın acı itiraf ve feryatlarıyla kendime geldim. Balcı tuhaf bir talepte bulunuyordu:

“‑Türkiye’de profesörler yatıyor. Onlardan hesap sorulsun”

Üniversitenin özerkliğini allak bullak edecek bu talebin bir profesörden gelmesi ne diyeyim, beni şaşırttı, hayrete düşürdü…

Peki bu insan neden böyle bir talepte bulunuyordu… Verileri inceledim. Ve gördüm ki profesör yerden göğe kadar haklı… Daha dün Milliyet Gazetesi’nin manşetten verdiği haberde, bir profun bir yıl derslere girmediği belirtiliyordu. Gerekçesi sorulduğunda da “bilmiyordum” diyecek kadar pişkinlik gösteriyordu…

Şimdi siz bu profa mı yanarsınız, onu bir yıl aramayan fakülteye mi…

Ne ise geçelim bunları ben size daha vahim rakamlar vereceğim…

Bugün Türkiye’de mevcut profesör sayısı 6 bin, yayınlanan bilimsel makale sayısı (1994 yılı) 1750…

(Bu makalelerin uluslararası düzeyde olanları ise yok gibi… Mesela uluslararası ilme katkısını, daha doğrusu bilimsel verimliliğini temsil eden makale sayısı bugun 350 civarında… Bu rakam 1984 yılında 7, 1988 yılında sıfır…)

Demek ki, her 4 profesörden, sadece biri makale yazıyor. Oysa bir çok ülkede, prof başına düşen bilimsel makale sayısı 15’e kadar ulaşıyor.

Ama bütün bu kısırlığa rağmen dünya bilim üretme sıralamasında Türkiye’nin yeri yükseliyor. 1982’lerde 47. sırada bulunan Türkiye bugün, 37. sırada. Bu, tamamen beş on profesörün şahsi fedakarlık ve çabalarıyla oluyor…

Bilimsel makaleleri yayınlayan uluslararası dergilere, her yıl çeşitli ülkelerden 3‑4 bin makale ulaşıyor. Ne yazık ki, bu üç dört bin makaleden bazan bir tanesi bile Türkiye’ye ait olmuyor…

* * *

Peki bunun vebali sadece üniversitelerimize ve proflarımıza mı ait?

Hayır! Bunu söylemek zulüm olur, hata olur. Çünkü “marifet iltifata tabidir”. İltifat görmeyen marifet kurur veya meydana çıkmaz…

Türkiye’nin en büyük açmazı işte bu. Yani marifet asla iltifat görmüyor…

“Dibine tirit suyu” diyesim gelen şu bizim meclisin sakinleri, kendi şahsi çıkarlarını kolladıklarının binde biri kadar Türkiye’nin geleceğini çok yakından ilgilendiren bilimsel araştırmalarla ilgilenselerdi sanırım durum farklı olurdu… Kendi maaşlarını düzeltme uğruna verdikleri mücadelenin binde biri üniversiteler için verselerdi durum farklı olurdu…

Bakın, 1982 yılında Başbakan’ın başkanlığında Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu, kuruluyor. Kurul, Başbakan, 8 bakan, YÖK, TEAK ve TÜBİTAK başkanlarından oluşuyor…  Ama gelin görün ki bu kurul bir tek toplantı bile yapamamış. Bugün ise varlığı dahi tartışılır duruma gelmiştir…

Eğitime ayrılan bütçe artacağına azalıyor. Son 7 yılda, Üniversitenin kaynakları kurutulmuş. Araştırmalar için ayrılan fonlar da sürekli azalmıştır.

TÜBİTAK, kendi yağında kavrulmaya bırakılmış, TEAK, ideolojik tartışmaların konusun haline getirilip, burada fedakarca çalışan insanlar bilimden ve bilim dünyasından nefret ettirilmiştir.

Proflara takdir edilen para ise bir çöpçüye takdir edilenden daha az…

Bir ses sanatçısına, bir striptizciye, bir dansöze bir gecede akıtılan paralar bir apartman dairesi alacak meblağda iken, bir profesör ömür boyu biriktirdiği tazminatıyla bile başını sokacak bir ev alamıyor.

Kendilerini bilime ve eğitime vakfeden insanlar, hep mağdur, hem çaresiz. Geçim derdi yüzünden beyin gücünün büyük kısmını “nasıl para kazanırım”a ayrına bir öğretim görevlisi, lise müfredatını bile geride bırakan proğramından nasıl vakit bulacak da makale yazmasını sağlayacak araştırmalar yapacak?

Hem makale yazıp da ne olacak. Bilim kimin umurunda, Türkiye’nin geleceği kimin umurunda… Böyle oluncu da proflar yan gelip yatıyor… Doğrusunu isterseniz, ben olsam ben de yaparım. Çünkü insanım ve çevremden etkilenirim…

Şimdi biz sayın Balcı’ya sesleniyoruz. Siz bu durumdaki profesörün denetlenmesini mi istiyorsunuz…

Eğer böyle bir hakkı kendinizde bulmak istiyorsanız, önce bu insanların çalışma şartlarını düzenlemelisiniz. Onlara araştırma yapma imkanı sağlamalısınız. Daha da önemlisi, dini ve fikri düşüncelerinden dolayı bu insanların sırtında boza pişirmemelisiniz…

Bizim üniversitelerin önce haysiyetli ve adil yönetimlere ihtiyacı var…

Size bir şey söyleyeyim mi? İster inanın, ister inanmayın. Bizim üniversitelerin ciddi iki problami var. Birincisi bütçe yetersizliği, ikincisi ve daha önemlisi de üniversitelerimizin tepelerine çöreklenmiş masonlik zihniyettir. Bunların bilim milim umurlarında değil. Tam aksine bu milletin fikri üretimlerinin heba olmasından yanadırlar…

Bakın Prof. Sinanoğlu ne diyor:

“(Türkiye’de) bir bilim adamı biraz manevi değerlerden bahsedince, hemen gerici damgasını yer. Einstain, bir taraftan fizikle uğraşırken, bir taraftan da siyonizm üzerine makaleler yazardı. O gerici olmuyor ama biz Gazali’den bahsedince gerici oluyoruz. Oysa Gazali düşünceleriye bugünkü Batı’dan bile 500 yıl ilardedir…” (Bilimin Penceresinden, Kemal Çiftçi)

İşte Türk aydınının asıl derdi budur. Bu zındıka komitaları olan mason, farmason, ateist diktaların ellerini kırmadıkça Türkiye’de fikri ve teknolojik hiç bir gelişme olmayacaktır. Bütün varlığımla iddiaya girebilirim…

İşte 70 yıllık Türkiye cumhuriyeti, dünya çapında kaç ismimiz var…  Bu gidişle olmayacak da…

 

Mete Buluthan

Hakkında Mehmet Ali Bulut

1954’te Gaziantep’in İslâhiye ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun oldu. Aynı Fakülte’nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı. 1979 yılında Tercüman Gazetesi’ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı. Birçok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu… Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı… 1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi’ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı. 1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı’na girdi. Kısa bir süre sonra ajansın haber müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye’nin ve Ortodoğu’nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi. 1997 yılında İHA’dan ayrılmak zorunda kaldı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı’nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı. 2001 Mayısında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın danışmanlığına getirildi. 3 yıl bu görevde kaldı. Bir süre Ali Müfit Gürtuna’nın basın ve siyasi danışmanlığını yaptı. Turkuaz Hareket’in mantalitesinin oluşturulmasında büyük katkısı oldu. Bugün Gazetesi Yurt Haberler müdürü olarak çalışan Bulut, emekli ve sürekli basın kartı hamilidir. Eserleri: Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Geleceğinizi Okuyun, Rüya Tabirleri, Asya’nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar, Fardipli Sinha, Derviş ve Sinha, Ruhun Deşifresi, Gizemli Sorular, Ahkamsız Hükümler, Can Boğazdan Çıkar, Sofra Başı Sağlık Sohbetleri gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır. Roman ve Hikaye: Mehmet Ali Bulut’un Roman türünde yazılmış Fardihli Sinha, Derviş ile Sinha adında iki romanı ve aynı serinin devamı olarak Zu Nima ve Fardipli Sinha 2 ve Fardipli Sinha 3 tamamlanma aşamasındadır. Diğer çalışmaları: Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut son dönemdeki yazılarını haber7.com’da yayınlamaktadır. Bulut evli ve bir kızı vardır.

Ayrıca Bakınız

Ey Müslüman Allah İçin Bir Şey Yap!

Bediuzzaman, Osmanlı’nın son demlerindeki ızdırapları derinliğine yaşamış bir insandır. Dönemin bütün samimi aydınları gibi o …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir